Hür Tartışma Mekânı

Burada alenen suç veya hakaret içeren, Atatürk ilke ve İnkılâplarına hakaret eden, İnsanlık veya Nefret Suçu ihtiva eden yorumlar veya yazılar konulamaz.

M. Kerem DOKSAT

M. Kerem DOKSAT

Mehmet Kerem Doksat’ın ÖZGEÇMİŞİ
5 Ağustos 1957’de İstanbul’da dünyaya geldi. Babası Nöropsikiyatri Profesörü Recep Doksat’tı. Annesi Sümerbank'ta şeflikten emekli olmuştu.
İlkokulu Erzincan’da başlayıp Ankara’da bitirdi. Orta öğrenimini TED Ankara Koleji (Hazırlık-Lise 1 sonu) ve Özel Adana Koleji’nde (Lise 2-3) tamamladı.
Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirdikten sonra Çanakkale Biga’da mecburî hizmetini yaptı. İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı’nda uzmanlık eğitimini tamamladı. Diyarbakır’da askerliği (1991-1992: 1. Körfez Hârbi dönemi) müteâkip, Cerrahpaşa’ya döndü. 1993 yılında doçent, 1999 yılında profesör oldu.
Meslekî olarak yayınlanmış altı telif kitabı, ondan fazla kitapta bölüm yazarlığı, yurt içi ve dışında yayınlanmış 100’ün üstünde makalesi mevcuttur. İÜ Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Türkçe ve İngilizce bölümlerinde ders vermiştir. İÜ Adlî Tıp Enstitüsü’nde 3 sene Cinsel Sapmalar dersi vermiş, Marmara Üniversitesi İngilizce Diş Hekimliği Fakültesi’nde 7 sene hocalık yapmıştır. Cerrahpaşa'da kurduğu Ağrı ve Akupunktur Polikliniği Türkiye'de bir ilktir ve sekiz sene hizmet vermiştir. Uluslararası sitasyonlu Yeni/New Symposium (davranış bilimleri, psikiyatri ve nöroloji) dergisinin editörü, sekiz bilimsel derginin de ko-editörü olup, 10 küsur derginin de danışma kurulundadır. Yurt içi ve dışındaki muhtelif bilimsel platformlarda binin üzerinde konferans vermiş, panel ve kurs eğitimlerine katılmıştır.
Türk(iye) Psikiyatri Derneği, Ağrı Derneği başta olmak üzere pek çok meslekî derneğe üyedir. American Psychiatric Association, International Psycogeriatric Association, International Society of Bipolar Disorders ve ASCAP üyesidir. Kliniğinin Duygudurum Bozuklukları Birimi’nin kurucusu ve yöneticisi olmuştur.
Bilimsel çalışmaları klinik psikiyatri, biyolojik psikiyatri, psikofarmakoloji, duygudurum bozuklukları, hipnoterapi, “psikiyatri ve inanç sistemleri”, “dil ve psikiyatri” konularında odaklanmıştır. “Ağrı ve psikiyatri” konusunda Türkiye’de kurucu rolü olmuştur; “Evrimsel Psikiyatri’yi” de ilk defa Türkiye’ye tanıtan bilim adamıdır.
Fenerbahçe Spor Kulübü, Büyük Kulüp, Moda Deniz Kulübü, Levent Tenis Kulübü ve Klassis Golf and Country Club Silivri üyesidir.
53 yaşındayken, son politik baskılardan bıktığından dolayı üniversiteden emekliye ayrılmış olup, hâlen POLİMED Psikiyatri Merkezi’nde Çocuk Ergen ve Genç Psikiyatrisi Uzmanı Dr. Neslim G. Doksat’la beraber “Beşikten Üçüncü Bahara Ruh Sağlığı” düsturuyla hizmet vermekteler… Yakınlarda intisap ettiği Beykent Üniversitesi'nde de Psikoloji Bölümü'nde Psikoloji Profesörü olarak kariyerine devam etmektedir. Neslim G. Doksat da aynı fakültede Yardımcı Doçent olmuştur.

Posted by on in Genel

Sevgili Mekâncılar,

İngiltere’de Birmingham Üniversitesi’nden bir grup bilim adamı bu sorunun cevabını arıyor. Ancak araştırmanın hayal kırıklığı uğratıcı yanı gizli bir zaman makinesi, ışınlayıcı yapılıyor olmaması.

Fakat araştırma kapsamında bazı “büyük fikirler” inceleniyor. Zira konu zaman olunca, fizik, felsefe ve gerçekliğin niteliği konusunda sorular gündeme geliyor.

dr wilson ile ilgili görsel sonucu

Projeye, Birmingham Üniversitesi Felsefe Bölümü Başkanı Nikk Effingham ve fizik felsefesi uzmanı Alastair Wilson öncülük ediyor.

***

Şimdilik bu mümkün değil ama belki birkaç yüzyıl sonra olacak çünkü Einstein’in ışık hızını aşamayacağımızı anlatan teoisi halen geçerli

Dede paradoksu

Dr. Effingham, zaman yolculuğu ihtimalinin ölçülemeyecek kadar küçük olduğunu ama imkânsız olmadığını söylüyor.

Uluslararası araştırma kapsamında meyve sineklerinin zamanı nasıl idrak ettiği gibi sorulara cevap aranıyor. Amaç insanlardaki yozlaştırıcı hastalıklarda önemli bir sorun olan zaman idraki ve zaman dizgesini daha iyi anlamak.

***

Proje “dede paradoksu” gibi klasik argümanlara eğilecek. Buna göre eğer bir kişi geçmişe giderse, dedesini öldürebilir ve o kişinin doğması imkânsız olur.

 

***

Bu kişiler doğmazsa geçmişe de gidemez ve zaman yolculuğu imkânsız hale gelir.

Ancak filozofların buna karşı tartışmaları var. var. Geçmişe yolculuk edenlerin dedelerini asla öldüremeyeceğini, silahın tutukluk yapması veya yanlış kişinin vurulması gibi hep bir şeyler olacağını ve zaman çizgisinin devam edeceğini söylüyorlar.

Bir başka teori de zaman yolcusunun yaptığı değişikliklerin, arkalarında bıraktıkları orijinal dünyayı değiştirmek yerine paralel evrende bir olaylar zinciri yaratması.

Bu çoklu evren teorisine dayanıyor. Buna göre biz gerçekliğin yalnızca bir sürümünü yaşıyoruz. Paralel evrenlerde sonsuz sayıda başka ihtimaller söz konusu.

Zaman yolcusunun orijinal zaman çizgisini etkilemeden başka dünyalardaki olayları tetikleyecek değişiklikler yapabileceği belirtiliyor.

***

Bu, farklı ihtimallerin farklı sonuçlarına odaklanan Sliding Doors (Rastlantının Böylesi) filminin felsefi sürümü gibi.

***

Dr Wilson, zaman yolculuğunu incelemenin fiziğin temel meselelerine cevap aramanın bir yolu olduğunu söylüyor.

Bu, zamanı geçen saatleri ve günleri bir ölçme yolu olarak değil, daha çok uzay gibi bir boyut olarak düşünmek anlamına geliyor.

Dr Wilson, "Bu zaman kavramı için yolculuğa çıkmak, sizi başka yerlere götürecek bir kabinin içine girmek gibi bir şey değil" diyor.

Wilson bunun yerine, fizikçilerin "kapalı zamansı eğrisi" olarak tanımladığı, bir kişiyi yolculuğa çıkaracak ama olduğu yere getirecek bir portalın mümkün olabileceğini belirtiyor.

***

İnsanın hayal edip de yapamayacağı hiçbir şey yok.

Sadece ölüme henüz çare bulamadı. O da yakındır ama henüz bu çapta bir bilimsel ilerleme yok.

Gerisi de önemli değil zaten.

Yeter ki ömrümüz ulusça (milletçe yetsin)

Bu arada, hiçbir tedavi veya ilaç kullanmadan yahut bir yere yatmadan tedavi görmeden içkiyi bıraktım. Ölünceye kadar olmasa da epey bir süre alkollü içki içmeyeceğim.

Bunu da korteksimdeki irade merkeziyle yaptım.

korteks ile ilgili görsel sonucu

***

Barış, sevgi, esenlikle ve evrimle kalın.

Ulusal Kanal ve National Geographic kanallarından ayrılmayın.

 

Mehmet Kerem Doksat  - Tarabya - 23 Eylül 2017 Cumartesi

30 kez okundu
0

Posted by on in Genel

 

İngiltere’deki meyhanelerde birtakım adamlar toplanır ve ayakla oynanan bir topla mücadele etmeye karar verirler.

 

Bu yeni spor dalı önceleri çok nezih ortamlarda ve pek az seyircinin katımıyla icra edilirken, zamanla herkesin sevdiği bir spor dalı çıkar ortaya: Futbol.

***

Diego Armando Maradona kimdir? Diego Armando Maradona, 1960 doğumlu, dünyaca ünlü, Arjantin’li futbolcu. 

 


 ***

 

30 Ekim 1960’ta, Arjantin’in Villa Fiorito kentinde dünyaya gelen Maradona futbola, 5 Aralık 1970’te, Goyo Carrizo adlı bir arkadaşı tarafından, o dönemde Los Cebollitas takımını çalıştıran Francis Cornejo ile tanıştırılmasıyla başlar. Henüz 10 yaşındayken oynamaya başladığı Los Cebollitas, 136 maç boyunca yenilmez ve bir efsaneye dönüşür.

 

***

 

Daha sonra, 20 Ekim 1976’da, Argentinos Juniors takımıyla birinci ligdeki ilk maçına çıkan Maradona, 1979 FIFA Dünya Gençler Şampiyonası’na katılır. Boca Juniors takımında ilk olarak 22 Şubat 1981 tarihinde Talleres karşısında forma giyerek ilk lig şampiyonluğunu yaşar.

***

 

Maradona 1982’de, 12 milyon Dolar’lık rekor bir ücretle Barcelona’ya transfer oldu. Ünlü futbolcu, Nou Camp’taki ilk maçını 1982 Dünya Kupası açılışında, Belçika’ya karşı oynar.

 

 

Barcelona formasıyla başladığı sezonda, taraftarlarını hayal kırıklığına uğratan Maradona’nın peşini, yaşadığı sakatlık ve hastalıklar, 2. sezonda da bırakmaz.

 

***

1984’te, kendisini 1978 Dünya Kupası kadrosuna almayan Menotti’nin Barcelona’nın teknik direktörü olmasıyla, takımdan ayrılan Maradona, 1991’e kadar formasını giydiği, İtalya’nın Napoli takımıyla sözleşme imzalar.

***

Arjantin’in, Dünya Kupası’nı evine götürdüğü kupada, çeyrek finalde Maradona’nın İngiltere ağlarına eliyle gönderdiği gol, uzun yıllar boyunca tartışılmaya devam eder.

 

Golün yarattığı tepkilerin ardından, gölü attığı elini “Tanrı’nın eli” olarak tanımlayan Maradona’nın takımı, 1990 Dünya Kupası’nda finalde, Almanya’dan yenen penaltı golüyle mağlup olur ve kupayı alamadan evine döner.

***

1991 yılında bir İtalya lig maçı sonrası rutin bir doping kontrolünde kokain kullandığı ortaya çıkan ve Arjantin’e dönüşünde, polis tarafından uyuşturucu bulundurduğu gerekçesiyle göz altına alınan Maradona’nın kariyerindeki düşüş başlar.

***

 

Gözaltı günlerindeki saldırganca tavırlarıyla sürekli haberlere konu olan Maradona, kariyerinin sonuna geldiğini düşünenleri haksız çıkarır. 

***

1993 yılında, İspanya’nın Sevilla takımına transfer olan futbolcu, 1994 Dünya Kupası’nda oynar.

 

***

Ancak Amerika’da düzenlenen turnuvada yine yasadışı madde (kokain) kullandığı ortaya çıkan Maradona 15 ay ceza alarak kupadan diskalifiye edilir.

 

Cezalı olduğu bu dönem boyunca, Deportivo Mandiyu ve Racing Club gibi kulüplerde teknik direktörlük yapan Maradona, 1995 senesinde cezasının bitmesinin ardından, ilk takımı Boca Juniors’a oyuncu olarak döner.

***

Boca Juniors formasını terlettiği 2 sezonunun ardından Maradona, 1997’de spor hayatını çıkmaza sürükleyen kokain alışkanlığından kurtulamayınca, 37 yaşında faal futbol kariyerini sonlandırır.

 

***

Futbolu bıraktıktan sonra aşırı kilo alan, çeşitli sağlık problemleri yaşayan ve uyuşturucunun neden olduğu, kalbinden geçirdiği rahatsızlığın tedavisi için Küba’da geçirdiği, 22 aylık sürecin ardından, bir trafik kazası geçiren Maradona dizinden ufak bir operasyon geçirir.

***

İniş çıkışlarla dolu, dalgalanmalı hayatına karşın Maradona, 11 Aralık 2000’de yapılan bir törende, FIFA tarafından, Pele ile birlikte yüzyılın futbolcusu seçilir.

 

***

Törende kendi ödülünü almasının hemen ardından Pele’nin ödül almasını beklemeden salonu terk eden Maradona, ertesi gün yaptığı açıklamada, “kendi bedenime karşı saygısız olsam da işime devamlı saygılıydım; bu yüzden de dünyanın en iyisi benim” diyerek, eliyle attığı gole yaptığı “Tanrı’nın eli” açıklamasına benzer bir açıklama yapar.

***

Kulüp takımı formaları altında çıktığı 588 maçta, 311 gol atan ve 27 Şubat 1977’de Macaristan karşısında çıktığı ilk millî maçında, takımını 5 –1’lik skorla galibiyete taşıyan Maradona, Arjantin Millî Takımı forması altında oynadığı 91 maçta da 34 gol kaydederek, adını dünyanın en iyi futbolcuları arasına yazdırır.

***

Türkiye’de de Lefter, “Şenol Birol goool” gibi kafiyelerle oynanan futbol bütün dünyaya yayılır.

***

Bunun danışıklı dövüş gibi olanı Rugby’dir henüz Türkiye’de oynanmıyor.

***

Çocukken Halit Kıvanç’ın anlattığı maçlar hâlâ kulağımda, maçları melodik ve ritmik bir şekilde anlatırdı. Halen de hayatta.

 


***

Fenerbahçe’nin Başkanı Aziz Yıldırım’la bir türlü görüşemedik. Aslen Diyarbakırlıdır ve uzun süredir takımının yönetim kurulunda.

***

İlk fırsatta Fenerbahçe stadında bir maça geleceğiz.

***

Bu arada kısa bir Almanya turundan sonra, sözümü tutup Evrimsel Psikiyatri Kitabımı tamamlayacağım.

***

Pazar günü Büyükada’da Mehmet Tönük ve Gönül Tönük’e gideceğiz. Kendini insan sanan bir köpekleri var: Buda. Onunla resimler çektirip döneceğiz ama Büyükada’nın eskisi gibi olup olmadığını o zaman anlayacağız.

***

Bilim ve Ütopya’ya yazı yolluyorum, herhâlde yayımlamaya başlarlar.

***

Bu arada Büyük Sumerolog Muazzez İlmiye çığ hayatta ne mutlu ki hâlâ yazıyor ve konuşuyor.

***

Sevgiyle, bilimle ve evrimle kalın çünkü evrim devam ediyor.

***

Nişantaşı’ndan sevgim ve saygılarımla…

 

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya - 16 Eylül 2017 Cumartesi

127 kez okundu
0

Çocuk psikiyatrı olarak sosyal gözlem yapmak benim vazgeçilmezim. Özellikle çocukların dünyasında yeni moda olan akımları çok yakından takip ediyorum. Bu sayede onların dünyasına daha iyi ulaştığımı hissediyorum.

Son 3 ay içerisinde peş peşe gerçekleşen başvurular dikkatimi çekti. Karton karakterleri gerçek zanneden, onlardan korkan, bir gölgenin içinden veya duvarın arasından yassı hale dönüşerek ortaya çıkacağını zannederek bu karakterleri korkulu gözlerle arayan/ ortaya çıkacağını öngören veya onların büyüsel güçlerini kendilerinde mevcut olduğunu düşünen, yaşları 8.5-11 yaş arasındaki çocuklardan bahsediyorum…

Bu çocukların ortak özellikleri dış dünyaya dair gerçeklik duygularını koruyamıyor veya zorlukla koruyor olmaları. Zamanlarının çoğunu bu karakterlerden bahsederek geçiriyorlar veya onlardan etkilendiklerini gösteren bir davranış sergiliyorlar. Aileleri istedikleri kadar bu karakterlerin hayali olduğunu anlatmaya çalışsınlar, ancak tek karakter konusunda ikna olabiliyorlar. Bir süre sonra başka  bir sürükleyici karton karakterle ilgili olarak benzer zihinsel süreçleri yaşamaya başlıyorlar.

slender man ile ilgili görseller ile ilgili görsel sonucu

“Ben de ……….karakter gibi ölümsüzüm. Bu bıçağı kendime saplasam bana bir şey olmaz!” diyerek, mutfaktan ellerine geçirdikleri bir bıçağı karınlarına saplamaya çalışabiliyorlar.!!!!!!! Bir günün en az 6 saatini bu karakterleri düşünerek, geçiriyorlar. Takıntılı halde akıllarına gelen bu düşüncelere engel olamıyorlar. Bu karakterlerin kendilerine zarar vermesinden ürküyor ve ürperiyorlar. Bazıları, bunun saçma olduğunu bilse dahi bu düşünceleri an’lık olarak “gerçekmiş” gibi yaşayabiliyor. Bazıları, “saçma” olduğunu bilse dahi, bu düşünceleri aklından kovamıyor. Akşamları tek başlarına yatamıyorlar. Bir odadan diğer odaya tek başlarına geçemiyorlar. Bazıları bu karakterleri “gerçekmiş” gibi algılıyor. Kendilerini de bu üstün karakterler gibi “güçlü, yenilmez ve ölümsüz” olarak idrak edebiliyor ve buna göre davranmaya kalkışabiliyor! Bazı çocuklarsa, kendilerini gerçek arkadaşlarından izole edip, tamamen karton karakterlerin hayatını taklit ederek yaşama ve paralel düşünce sürecine girme akışına kapılabiliyor!

 Sinir sisteminin gelişmesi açısından çocuklar yaklaşık olarak 9 yaşına kadar somut düşünce aşamasındadırlar.  Ek olarak, büyüsel düşüncenin etkisi altındadırlar. Gerçek dışı kavramlara rahatlıkla inanabilirler. Zihinlerini bunlarla meşgul edebilirler. Çocuklar, 9 yaşından sonra soyut düşünce aşamasına geçerler. Gerçek ve gerçek dışı arasındaki farkı ve mecaz anlamları ancak bu yaştan sonra idrak edebilirler. Normal gelişim gösteren bir çocukta dokuz yaşından sonra gerçeği değerlendirme yetisinin bozuk seyretmesi “çocukluk çağı psikozu” ön teşhisini akla getirmektedir. Beyin normal gelişimini tamamlamadan önce, erken dönemde yaşanan böylesine süreçler, beyinsel gelişimi sınırlamaya ve bozmaya yol açar. Öyle ki, çocuğun normal zihinsel gelişimi yakalamasına engel oluşturabilir.

Takıntılar (obsesyon) ve bunları nötralize etmek adına yapılan ritüellerle (kompulsiyon) seyreden hastalığı “obsesif kompulsif bozukluk”  (OKB) adı verilir. Normal çocukluk döneminin seyrinde 4-5 yaşlarındaki çocuklar “aynılığın ısrarı” temalı bazı ritüellerin gerçekleştirilmesi hususunda ısrarcı davranabilirler. Bir yere giderken aynı yerden geçme, aynı kıyafeti giyme, bazı şeyleri aynı sırayla yapma bunlar arasında sayılabilir. İlerleyen yaşlarda bu belirtiler genellikle geçer. Geçmeyen vak’alarda, çocukluk dönemi OKB’si  7-8 veya 11-13 yaşlarından itibaren başlayacak şekilde kendini gösterebilir.

Bu tarz karton karakterlere yönelik aşırı düşünce uğraşları “çocukluk başlangıçlı OKB’yi” tetikleyebilmektedir. Bu hastalığın ana belirtilerinden birisi olan teyit etme ve anlatma kompulsiyonları” bu çocuklarda aniden ortaya çıkabilmektedir.  Anne-babalarını saatlerce soru ve teyit alma yağmuruna tutabilmekte ve saatler süren ikna çabalarına rağmen tatmin olamamaktadırlar.

Çocuğun zihinsel gelişimi açısından büyük risk taşıyan böylesi durumların ortaya çıkmasını engellemek adına ebeveyn neler yapabilir?

-Çocuğunuzun seyredeceği karton filmi öncelikle siz seyredin. Gerçeğin abartılı şekilde ötesinde ve/veya korkutucu-ürkütücü olan, vahşet ve şiddet barındıran, kötüyü kahraman kılma temalarını savunan filmleri çocuklarınıza seyrettirmeyin.

-Zamanı sınırlayın. Sekiz yaşına kadar bir çocuk günde en fazla 3 karton film seyretmelidir. Bunu da sabah ve akşama yaymak en uygunudur.

 -Söz konusu kahramanlar ve işlenen temalar hakkında çocuklarınızla konuşun. Onlara gerçekçi mesajlar vererek doğruyu görmelerini sağlayın.

Çocuğunuzun zihinsel süreçlerinde bu kahramanlara yönelik amacını aşan bir “takılma” sezinliyorsanız, hiç vakit kaybetmeden bir çocuk psikiyatrına başvurun ve profesyonel yardım alın. Unutmayın ki, bu konularda çocuğunuza yapacağınız saatler süren uzun açıklamalar, onları tatmin etmekten ziyade, takıntılarını pekiştirecek, ruhsal hastalıklara zemin hazırlayacaktır.

En son olarak da şunu eklemek istiyorum:

Çocukların ruhsal süreçlerine dokunacak böylesine etkili karton filmler çekecek olan yapımcıların, senaryoyla ilgili olarak bir çocuk ruh sağlığı profesyonelinden mutlaka danışmanlık alması gerektiği kanaatindeyim.

Unutulmaması gereken bir gerçek, “ruh sağlığı yerinde olan çocuklar, sağlıklı bir toplumun öncüsü ve vazgeçilmezidir”.

 

Yrd. Doç. Dr. Neslim G. Doksat

 

Çocuk ve Ergen Psikiyatrı

248 kez okundu
0

Posted by on in Genel

Nobel ödüllü Bilim Adamı Aziz Sancar’ın “Ben Allah’a inanıyorum, isteyen evrime inanır” şeklindeki sözlerinin çarpıtıldığını belirtildi ama aslında hiç de öyle değil.

***

Aziz Sancar’ın “ben Müslüman’ım ve Allah’a inanıyorum. Evrime inanmak

gibi bir şey yoktur, Evrim bir gerçektir ve inanç meselesi değildir” demiş.

Aziz Sancar’ın “en eski evrimciler İslam’ın Altın Çağı denen dönemde

şimdiki Irak’taki Müslüman bilim adamlarıydı” dediğini söylemiş.

***

Türkiye’de evrimin eğitim müfredatından çıkarılması sonrası Nobel Ödüllü Prof. Dr. Aziz Sancar, “Türkiye’de evrimi ne zaman öğretelim kavgası beni çok kızdırdı. Türkiye’nin çok sorunu var demiş.

***

 

Bir krizden öbürüne geçiyoruz. Ben Allah’a inanıyorum, evrim olmuş olmamış fark etmez, inanan inanır, inanmayan inanmaz demişti.

***

Aziz Sancar evrime inanıyor, “ben Allah’a inanırım. İsteyen evrime inansın” inansın diyor”.

Kendisi bilim adamı. 

Aziz Hoca, yaptığı araştırmalarda evrimsel gelişim — değişime bizzat şahit olmuş bir bilim adamı.

Ayrıca bilim dünyasında ciddi bir bilim insanı “Evrime inanmıyorum” demez.

Aziz Hoca inançla bilimi her zaman ayrı tutar…

Sancar, bizzat kendi araştırmalarında canlılardaki evrimsel gelişmeye — değişime şahit olmuş bir insan.

Örneğin, bitkilerde ve bazı canlılarda ışıkla harekete geçerek DNA bozulmalarını onaran Fotoliyaz enzimi üzerine neredeyse 40 yıl çalıştı.

Bilim adamları bu enzimi insanlarda çok aradılar, hatta buldukları bazı genleri “Fotoliyaz” diye isimlendirdiler.

Sancar ise, Fotoliyaz geninin — proteininin insanlarda tam karşılığı olmadığını ispat etti ama bu enzimin insanda başkalaşarak yine ışığa duyarlı, 24 saatlik biyolojik saatimizi ayarlayan bir başka gene — proteine dönüştüğünü gösterdi ve bu geni 'Kriptokrom' adıyla tescilledi!

***

Sancar araştırma makalelerinde evrimsel gelişmeye göndermeler yapan bir insan. Biyolojik varlığımızı evrimsel gelişmeden ayrı tutmak asla mümkün  değil. Bunları bildiğim için Sancar'a sordum, nedir bu?

Nihayet Gürcistan'dan önceki gün döndü ve cevap verdi: Evrim gerçektir!" güveniriz. Bizi derin yurtseverlik ve bilim bağlar öncelikle" demiş.

***

Aziz’i en çok üzen Türkiye’de üstümüze aptal tozu serpilmiş gibi durmadan akla mantığa sığmayacak sebepler bulup, bütün enerjimizi bu yapay kavgalara harcıyor ve ülkemize zarar veriyoruz, bu büyük bir günahtır”

Tamamen katılıyorum. Yazıktır, günahtır bu ülkeye…

***

Peki, gerçek neydi?

“Bir gencimiz bilim ve inanç konusunda soru sordu. Ona şu cevabı verdim: ‘Ben Müslüman’ım ve Allah'a inanıyorum. Evrime inanmak gibi bir şey yoktur, Evrim bir gerçektir ve inanç meselesi değildir.'

Aziz Hoca: “Yapay kavgalar çıkarıp ülkemizi krizlere sürüklüyoruz… Bence bu yapay kavga başka şeylerde olduğu gibi maalesef Amerika'dan ithaldir. Batısı’ndaki Tennessee’dedir ve Türkiye'deki birçok ‘yaratıcı buradaki yobazlardan ithal malı fikirlerle maalesef ülkemizi fuzuli işlerle meşgul ediyor.'

BİLEREK YANLIŞ YANSITILMIŞ

Aziz Sancar'ın kendisine verdiği “Aziz Sancar'ın evrim ve evrimcilerle ilgili şu görüşlerini” de aktardı: “En eski evrimciler İslam’ın Altın Çağı denen dönemde şimdiki Irak’taki Müslüman bilim adamlarıydı; bunu evrim fikrinin tarihçesi üzerine bir kitapta okudum.'

***

Aziz Hoca, kimya profesörü eşi Gwen’den önce evrim fikrini öğrendiğini söylüyor.

***

Sebebi, Gwen'in okuduğu yıllarda Teksas’ta orta eğitimde evrim okutulmamasıydı.  Evrimi yine reddeden bir Methodist üniversitesinde okudu.  Teksas’ta evrime karşı savaş açanlar o zaman başarı kazanmışlardı. Hoca diyor ki “şimdi ikimiz de evrim ve Allah hakkında benzer fikirdeyiz.  “Evrim vardır ve kim ne derse desin bu gerçek ortadadır”.

Aziz Hoca, Azerbaycan'daki konuşmasının Türkiye'ye bilerek yanlış yansıtıldığını düşünüyor.

***

Medyaya hiç de çıkmak istemediğini belli.  Kendisine gelen görüşme, söyleşi ve benzeri taleplerine hayır diyor. Çünkü bu anlamsız tartışmaların içine çekilmek istemediğini belirtiyor.

Şu sözleri ne kadar doğru: “Bu gibi abes işlerle uğraşsaydım sigaranın DNA’da kanser yapıcı tahribatının haritasını,  “Piri Reis Haritası’nı yapabilir miydim” demiş.

***

Aziz Sancar bir bilim adamı ve Nobel almış. İzmir’de bir Atatürk evi kurmuş ve Allah’a inanıyor.

Ben de öyleyim.

***

Ben ve karım evrimin filmini çektik ve ta Afrika’da Ümit Burnu’na da gittik. Zulu’ları ziyaret ettik.

zulu ile ilgili görsel sonucu

 Zulular

Merkantilist bir ekonomi anlayışları var.

Eğer bir kadın bekârsa ve bakireyse, fiyatı 40 öküz.

Boşanmışsa ve evlenmek isterse 30 öküz...

***

Trafik soldan ve ipek böceği larvası ikram ettiler, tabii ki yiyemedik ama kendilerine özgü bir erkekliğe kabul edilme törenleri var.

ipek böceği larvası ile ilgili görsel sonucu

El sıkışıyorlar ve ayinler düzenliyorlar.

Sonra da hep beraber esrar içip kafa bulmadan ayakta kalıyorlar!

Bir kısmı Katolik, çoğu Şaman…

***

Birkaç güne kadar bunları youtube’a yükleyip çok güzel bir belgesel hazırlamış olacağız.

***

Sonra da Evrimsel Psikiyatri Kitabı ve ver elini Almanya.

Yakınlarda Can Ataklı'yla ve eşiyle yemek yiyecek ve en 200 sene daha yaşayacağız.

can ataklı ile ilgili görsel sonucu

Halk ve Ulusal TV, bir de National Geographic. 

Hiçbirinde sansür yok...

Sevgiyle, bilimle ve evrimle kalın.

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya – 14 Eylül 2017

136 kez okundu
0

Posted by on in Genel

Sevgili Mekâncılar,

Uykunun sağlıklı hayat için vazgeçilmez bir olgu olmasının yanı sıra solunum sisteminin aslında zarar gördüğü bir dönem olduğunu, sağlıklı kişilerde bile bu olumsuz değişiklikler yaşanırken, uykuda solunum bozukluklarının en önemli tablosu olan obstrüktif uyku apne sendromunun [Obstructive Sleep Apnea Syndrome (OSAS)], bu hastalarda hastalığı kötüleşmesi ve ölüm riskinin artmasına yol açar.

***

Uykuda ölümlere kadar varan ağır sonuçları olduğunu bildiğimiz bu hastalık tablosunun erken ve daha da önemlisi uygun tedavisi OSAS’lı vakalar için hayati önem taşımaktadır.

***

Diğer yandan gerekli incelemeler yapılmadan tedavi uygulanması, özellikle ticari kaygıyla, gereksiz yere veya uygun olmayan cerrahi müdahalelerin uygulanması ise olayın farklı bir boyutunu oluşturmaktadır.

***

Ne yazık ki, bütün dünyada olduğu gibi, ülkemizde de yeterli sayıda uyku laboratuvarı olmaması nedeniyle, bu hastaların önemli bir kısmına polisomnografik inceleme yapılmadan tedavi başlanılmaktadır. Ben genellikle Prof. Dr. Hakan Kaynak'a yollarım hastalarımı. Başka merkezler de var tabii, onlara da gönderiyorum.

***

Uyku Apne Sendromunun özgün tedavisi ve tedavi algoritması ise SAS konusundaki tanımlamaların keyfi belirlenen kriterlere dayanmasına karşın, klinik önemi olan vakaların belirlenmesi ve bu konudaki çalışmalarda ortak bir dil kullanılabilmesi amacıyla bir sınıflama yapılması gerekmektedir.

***

Bu amaçla kullanılan kriter apne-hipopne indeksi (AHİ)’dir. AHİ > 5 olan vakalar OSAS olarak kabul edilmekle birlikte klinik önemi olan vakalarda AHİ > 20’dir.

Çünkü bu vakalarda ölüm riskinin AHİ < 20 olan gruba oranla anlamlı derecede arttığı gösterilmiştir.

***

Bu kıstas dikkate alınarak yapılan sınıflama Bu katı sınırlamalara karşın, her hastanın ayrı bir antite olarak ele alınması, uygulanacak tedavinin yararları, zararları ve başarı oranını iyi değerlendirip, hastanın onayını da alarak özgül tedavinin ona göre planlanması gerekir.

***

Hastalığın ağırlığı ne olursa olsun OSAS tedavisinde ilk aşama, genel tedbirleri uygulanmasıdır.

***

Risk Faktörlerine Yönelik Tedavi:

Kilo verme: Aşırı kiloluluk Uyku Apne Sendromunda en önemli risk faktörlerinden biridir.

Özellikle merkezi şişmanlık hem üst solunum yolu (ÜSY) açıklığını daraltarak hem de karında yağ birikimi ile solunum örüntüsünü etkileyerek Uyku Apne Sendromuna eğilimi arttırmaktadır.

Ayrıca, şişmanlık hava kötüleştirir eder, akciğer hacimlerini etkiler ve Üst Solunum Yolu yetmezliğini kolaylaştırır.

Orta yaş grubunda beden kitle indeksi (BKİ) > 29 olanlarda Uyku Apne Sendromu riski, aşırı şişman olmayanlara ki- yaşla 8-12 kat artmıştır grupta artar.

Şişmanlık çocuklarda da riski arttırır, ancak bu risk erişkin grubun yarısı kadardır.

Aşırı şişmanlarda lateral farengeal yağ yastıkları ve gırtlak seviyesinde cilt altındaki yağ dokusu artmıştır.

Buna bağlı olarak, şişman OSAS’lılarda Üst Solunum Yolu daha dardır ve bu durum manyetik rezonans (MR) gibi görüntüleme yöntemleri ile ortaya konmuştur.

Bu sebeple, boyun çapının BKİ’ye göre daha önemli bir risk faktörü olduğu ileri sürülmektedir.

Obezite ve Uyku Apne Sendromu arasındaki yakın ilişkiye bağlı olarak kilo verme, tek başına veya diğer tedavi yöntemleri ile kombine olarak uygulandığında çok iyi sonuçlar verir.

Aşırı şişmanlarda fazla miktarda kilo verilmesi belirgin şekilde apnelerde (nefes durması) azalması ve kan gazlarında düzelmeye neden olur.

Çeşitli cerrahi yöntemler ile %50 oranında zayıflatılan hastaların belirgin biçimde solunum durmalarının ve semptomlarının azaldığı, %10-15 oranında zayıflatılanlarda ise sonucun bu kadar iyi olmadığı belirtilmiştir.

Yine de en az %10 oranında zayıflayabilen Uyku Apne Sendromlu hastalarda apnelerin ve uyku bölünmelerinin azaldığı, Oksijen almanın ve gündüz uykululuğunun düzeldiği bilindiği için hastalar mutlaka kilo vermeye yönlendirilmelidir.

Kilo vermek için; diyet, mide hacmi küçültme veya intestinal by-pass operasyonu, fenfluramine, phentermine gibi iştah azaltıcı ajanların kullanımı denenmektedir.

Bu yöntemlerden en uygunu bir endokrinologun kontrolü altında hastanın yaşı ve sistemik hastalıkları göz önünde bulundurularak uygulanan diyettir.

Mide hacmini küçültme operasyonları gibi birtakım cerrahi yöntemlerin hem postoperatif çeşitli komplikasyonları olur.

Özgün tedavi Ağız içi araç tedavisi CPAP/BİPAP tedavisidir Cerrahi tedavi Kombine tedavi, risk faktörlerinin azaltılması, Kilo verme, Uykuda uygun yatış pozisyonu, Alkol ve sedatif-hipnotiklerden sakınma sayılabilir

Eşlik eden hastalıkların tedavisi Hipotiroidizm, Akromegali, Şeker Hastalığı Aşırı androjen salınımı, Üst Solunum Yolu hastalıklarıdır

Solunum sistemi hastalıkları, kalp solunum hastalıklarda ve trafik ve iş kazaları konusunda ikaz vardır, hem de hastaların bu operasyonlara rağmen birkaç yıl içinde eski kilolarına ulaştıkları gösterilmiştir.

İştah azaltıcı ajanların bir kısmı pulmoner hipertansiyon yaptıkları gerekçesi ile kullanımdan kaldırılmıştır.

Yeni nesil ilaçların ise yan etkilerinin minimal düzeye indirildiği söylenmekle beraber uzun süreli etkileri henüz bilinmemektedir.

Yatış pozisyonu: Uyku sırasında yatış pozisyonu OSAS’ın ağırlığını etkiler. Pek çok hastanın apneleri belirgin olarak sırtüstü pozisyonunda artar.

Apne sayısının pozisyonla değişmesinin sebebi, pozisyonla Üst Solunum Yolu’nun boyut ve fonksiyonlarının değişmesidir.

Doksan derece oturur halden yatış pozisyonuna geçildiğinde yer çekiminin de etkisine bağlı olarak hem apneli hem de normal bireylerde gırtlak açıklığı daralır.

Bu daralma sırtüstü pozisyonda, yana doğru yatış pozisyonuna göre daha fazladır.

Pozisyon aynı zamanda gırtlaktaki kasların işlevlerini de da etkiler.

Oturur pozisyondan yatar pozisyona geçmek gırtlaktaki adale gerginliğini arttırarak üst solunum yolu tıkanmasını kolaylaştırır.

Ayrıca, sırtüstü pozisyonunda dil arkaya kayarak soluk geçişinin pasajın daha da daralmasına sebep olur.

Bu noktadan hareketle, hastanın sırtüstü yatması engellenerek OSAS ağırlığının azaltılacağı düşüncesiyle çeşitli yöntemler denenmiştir.

Hastanın sırtına (veya pijamasına) yastık parçası, kum torbası, sırt çantası veya tenis topu yerleştirmek, böylece hastanın sırtüstü döndüğünde rahatsız olmamasını sağlamak işe yarayabilir.

Sırtüstü dönme sonucu devreye giren sesli veya titreşimli alarm sistemi kullanmak sık olmasa da kullanılabilen bir yöntemdir ama uyku niteliğini bozar.

***

Bu yöntemlerle obstrüktif apnelerin sayı ve şiddetinin düşürüldüğü gösterilmiş olmakla birlikte uyku sağlığı açısından uygun bir tedavi şekli değildir.

Hasta, uygulanan yöntem sebebiyle her sırtüstü dönüşünde uyanacak ve bu da uykuda bölünmelerine sebep olacaktır.

Bugün için daha çok kabul gören görüş hastalara yana dönerek yatmasının tavsiye edilmesi ama ek tedbirler alınmaması yönündedir.

Alkol ve sedatif-hipnotiklerden sakınma: Obstrüktif uyku apnelerini arttıran eden faktörlerin başında alkol ve sedatif ilaçlar gelir. Sigara içilmesi en büyük risk faktörüdür

Hastanın sırtına tenis topları yerleştirilmesi, sonra ve çevresel maruziyetin de hava yolu iltihabının arttırarak OSAS için bir risk teşkil ettiği bilinmektedir.

Etil alkolün apnelerin sayı ve süresini arttırdığı, desatürasyonları derinleştirdiği bilinen bir gerçektir.

Alkol, apnesi olmayıp basit horlaması olan, hatta hiç horlamayan bireylerde bile apne oluşumuna sebep olabilir.

Çünkü alkol, diyaframdaki faaliyeti etkilemeksizin gırtlaktaki genişletici adalelerin elektromiyografik aktivitesini, nörolojik uyarılması baskılayarak azaltır.

Böylece yutak yetmezliği rahatlar. Ayrıca alkol, mukozalar üzerine tahriş edici ve kan damarlarını genişletici etkisiyle gırtlaktaki ve burundaki direnci arttırır, bu da akciğer zarındaki ve gırtlaktaki negatif basıncın artmasına yol açar ve yine üst solunum yolu yetmezliği kolaylaşır.

Etil Alkolün bu etkileri, kandaki seviyesinin en yüksek olduğu sıralarda, yani alımından sonraki ilk saatlerde görülür.

Apneli bireylerin uyumadan 4-5 saat önce alkol alımını kesmesi gerekmektedir.

Uyku Apne Sendromlu bireylerin sedatif-hipnotik ilaç kullanımından da sakınması gerekmektedir.

Diazepam seçici olarak nervus hipoglossusun ve nervus rekürrensin aktivitesini azaltır.

Bu sinirler genioglossus ve posterior krikoaritenoid kasları, yani gırtlak ve yutak bölgesinin katılığını sağlamada önemli rol oynayan kasları sinirlerle denetlemedir.

Bu sebeple, sedatif ilaç kullanımı ile üst solunum yolu iflası kolaylaşır.

Eşlik Eden Hastalıkların Tedavisi

OSAS’ın pek çok hastalıkla ilişkisi vardır. Ancak bunlar içinde özellikle hipotiroidi ve akromegalinin ayrı bir yeri vardır. Çünkü bu hastalıklarda tek başına hastalığa özgü tedavi verilmesi OSAS’ı ortadan kaldırabilmektedir.

Hipotiroidli hastalarda sıklıkla obstrüktif apnelerin görülme nedeni, kilo alımı, dil büyümesi ve iskelet kas miyopatisidir.

Sabah aç karnına L-tiroksinle yapılan yerine tedavisi sonucu apneler azalır, hatta kaybolur.

Tiroid işlevleri normalleştiğinde OSAS’ın da ortadan kalkması mümkündür.

Normal nüfusa göre akromegalilerde OSAS tablosu daha sık görülmektedir.

Hipofiz ameliyatı veya da pituiter irradyasyon ile OSAS düzelir.

Büyüme hormonu düştükçe AHİ’nin de azaldığı gösterilmiştir

Trafik ve İş Kazaları Konusunda Uyarma

Her ne kadar bir tedavi şekli olmasa da, belki de ondan daha da önemli bir diğer konu ise OSAS’lı hastaların trafik ve iş kazaları konusunda ikaz edilmesidir.

OSAS’ın klasik semptomlarından biri olan gündüz aşırı uyku hali, trafik ve iş kazalarının iyi bilinen bir sebebidir.

Tedavi edilmemiş OSAS’lılar kötü sürücülerdir ve normal nüfusa kıyasla 2-7 kat daha fazla trafik kazasına neden oldukları saptanmıştır.

Risk altındaki bu hastalarda risklerin belirlenmesi ve hastaya bildirilmesi en önemli aşamadır.

Şayet, hastanın ciddi bir problemi varsa veya yüksek riske sahip bir işte çalışıyorsa (ticari şoförler, pilotlar ve saire), teşhiş konulup tedavi uygulanıncaya kadar bu hastalar göreve çıkmamaları konusunda uyarılmalıdır.

Yalnız trafik kazaları değil, aynı şekilde bu hastaların yol açtığı iş kazalarının da önlenebilmesi amacıyla OSAS’lıların yakıcı, ezici, kesici cihazların kullanıldığı dikkat gerektiren işlerde (torna, hızar, press, fırın, döküm vs.) çalışmamaları gerektiği vurgulanmalıdır.

Tıbbî Tedavi

Gırtlaktaki genişletici adele sağlamlığını arttırarak apneleri engelleyen, uyku yapısını bozmayan ve önemli yan etkileri olmayan bir ilaç ne yazık ki mevcut değildir.

Protriptilin, medroksiprogesteron, asetazolamid gibi üzerinde en çok çalışılan ilaçlara kısmen cevap alınmışsa da, bugün için kabul edilen görüş OSAS tedavisinde ilaçların yerinin olmadığıdır.

Ancak, henüz deneme aşamasında olan ve ilk sonuçlarının yüz güldürücü olduğu söylenen ilaç çalışmaları da vardır.

Protriptilin sakinleştirici olmayan bir trisiklik antidepresandır.

Apne sayısı ve OSAS şiddetini azalttığı gösterilmiştir.

Protriptilinin REM (seri göz hareketleri) üzerine süprese edici etkisi vardır.

En fazla sayı ve şiddette apne REM’de görüldüğü için bu ilaç REM’i azaltarak OSAS üzere Obstrüktif Uyku Apne Sendromu Tedbirler ve Medikal Tedavi Tüberküloz ve Genel diğerlerinde etkili olur.

Diğer bir etkisi de nervus hipoglossusun (dil altı sinirinin) faaliyetini arttırmak yönündedir ki böylece gırtlağın genişletici kas tonüsü artmış olur.

Protriptilinin ağız kuruluğu, idrar tutukluğu, idrar tutamama, ataksi gibi çok sayıda antikolinerjik yan etkisi vardır.

Sadece hafif OSAS’lılarda ve apnelerin baskın olarak REM’de görüldüğü vakalarda, sürekli pozitif hava yolu basıncı gibi diğer daha etkili tedaviler tahammül edilemezse, yan etkilerine dikkat edilerek denenebilir.

Bir serotonin reseptör antagonisti olan fluoksetin, protriptilinle aynı etkiye sahiptir, ancak yan etkileri çok daha önemsizdir. Protriptilin yerine kullanılmasını öneren araştırmacılar vardır

Medroksiprogesteron: Bir progesteron derivesi olan bu hormon, solunumda dakika volümünü arttıran, hipoksi ve hiperkapniye verilen solunum cevabını güçlendiren bir solunum uyarıcısıdır.

Obezite-hipoventilasyon sendromunun eşlik ettiği durumlarda PaCO2 değerini normale getirdiği gösterilmiştir.

Menopoz dönemdeki şişman ve hiperkapnik kadınlarda diğer tedavi yöntemleri uygulanamıyorsa denenebilir.

Üst Solunum Yolu kas işlevini arttırdığı düşünülerek yapılan bazı eski çalışmalar, apne sayısını azalttığını göstermiş olsa da, ileri çalışmalar OSAS’ta tedavi edici etkiden söz etmemektedir.

Asetazolamid: Böbrek tübülüslerden karbonik anhidrazı bloke ederek metabolik asidozu indükler.

Ayrıca, beyin bölgesinde karbon dioksid transportunu bloke edip bu gazın basıncını arttırabilir ve beyin omurilik sıvısında bikarbonat oluşumunu engelleyebilir.

Bunun sonucunda metabolik asidoza tepki olarak alveoler ventilasyon artar.

Bu ilaç daha çok uykudaki periyodik solunumda, yani Cheyne-Stokes solunumunda endikedir.

Almitrin: Apne ve hipopnelerin süresini kısaltır ama uyku yapısına ve solunum bozukluğuna etkisi yoktur. Kan gazlarını da etkilemez.

Ana atar damardaki kemoreseptörler üzerinde uyarıcı etkisi vadır. Bu etki apneye bağlı hipoksemi sırasında uyanmayı sağlar. Pek çok çalışma OSAS’ta hiçbir düzeltici etkisinin olmadığını göstermiştir.

Teofilin: Yaklaşık 20 yıl öncesinde metilksantinlerin solunum uyarıcısı olduğu bildirilmiştir. Teofilin ve aminofilin Cheyne-Stokes solunumunun tedavisinde kullanılmıştır.

Merkezi apneleri azalttığını gösteren çalışmalar olmakla birlikte obstrüktif apnelere etkisi gösterilmemiştir.

Nikotin: Solunumu uyarır eder. Kedilerde alt solunum yolu kaslarının aktivitesini göğüs duvarı kas faaliyetinde oranla daha fazla arttırdığı gösterilmiştir.

İnsanlarda OSAS üzerine olumlu etkisini gösteren çalışma yoktur

Striknin: Uyku sırasında indüklenen Üst Solunum Yolu hipotonisini telâfi etmeye yarayan motor nöron aktivitesinin eşiğini azaltan glisinin antagonistidir.

Zehirli etkisi fazla olan bu ilaç köpeklerde iyi sonuç vermiştir ama insan çalışmaları aynı şekilde sonuçlanmamıştır.

Nalokson-Naltreson (Endorfin İnhibitörü) Endorfinin solunum kontrolü üzerine etkisi vardır. Ayrıca, endorfin ve dopaminerjik hücreler arasındaki ilişki, ana atar damardaki kemoreseptörlerden gelen uyarıların baskılanmasına neden olur.

Bu mekanizmalar nedeniyle apneleri ortadan kaldırabileceği düşünülmüştür. Çalışmalar çelişkili sonuçlar vermektedir.

L-Triptofan: REM süresini uzatır. NonREM’deki obstrüktif apneleri yok ettiği düşünülmektedir.

***

Bu sabah değerli meslekdaşım ve Türkiye Psikiyatri Derneği Başkanı Prof. Dr. Timuçin Oral babasını kaybetti.

timuçin oral ile ilgili görsel sonucu

***

Bir sıkıntım olsa gidebileceğim pek az meslekdaşımdan biridir.

Taziye telefonundan başka yapabileceğim yoktu.

***

Bilimle, sevgiyle ve sağlıkla kalın.

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya – 13 Eylül 2017 Çarşamba

59 kez okundu
0