CADI TOKMAĞI ve ERGENEKON REZÂLETİ: ORTAÇAĞ'A DÖNÜŞ

M. Kerem Doksat      6 Temmuz 2008 Pazar      7576



Devletlû ne yapacağını şaşırdı. Türkçemiz'de enfes bir deyim vardır "câmi duvarına işemek" diye. Kalkmış Rahmi Koç "ben öyle saçlı sakallı adam istemem; bizimle çalışacaklar bakımlı ve tıraşlı olmalı" dedi diye, gürlemiş de esmiş!

Sözünün eri.

Yâhu, Sabancı Holding kurumsallaşmada ve globalize olmada sınıfta kaldı ama Koç Holding bütün bunları yaptığı gibi, DDD ile entegre de oldu. Bu aralar sık sık TÜSİAD tarafından eleştirilince, Devletlû da hıncını Rahmi Bey'den almış! Kızdığı şey de, böyle diyerek, kendilerinin asla yapmadığı bir şeyi yaptıkları, yâni ayrımcılıkta bulundukları için celâllenmiş!

Şaka gibi.

Tıraşlı ve tertipli adam isteyen holding "onursal başkanı" ayrımcı oluyor, İslâmcılığı dayatan, her yere kendi acayip bıyıklılarını ve sıkmabaşlılarını dolduranlar olmuyor! Bunu yapan da zâten CHP'liler tabii ki!

Bir yandan Ergenekon rezâleti sürüyor. Reuters bile bu acâyip örgüt için "uyduruk" diye dalga geçiyor ama bir seneden fazladır içeride tutulan bir iş adamı önce depresyona girip, sonra da terminal dönemde kanser ile serbest bırakılıyor, üstelik tedavi ücretini karısı ödeyecek! Akabinde de vefat ediyor.

Bu bir katildir, yaptıranlar da kaatil. Hangi baş veya bilmem ne savcısı olursa olsun, bu bir cinayettir. Elbet hesabı sorulur, sorulmalıdır!

*

CADI TOKMAĞI ne mi?

Anlatacağım. Önce Seblâ Kutsal, 1981 İstanbul doğumlu genç bir dostum hoş bir makale yazmış, müsaadesiyle iktibas edeceğim. İlkokulu Şâir Nedim'de, ortaokul ve liseyi Galatasaray Lisesi'nde tamamlamış. İstanbul Üniversitesi Fransız Dili ve Edebiyatı ile Psikoloji çift anadal programı mezunu. Galatasaray Üniversitesi'nde "Medya ve iletişim çalışmaları" tezli yüksek lisans programında eğitimine devam ediyor.

*

Tanrı'ya Giden Yolu İnançsızların Kanıyla Açmak

"Ölümlü, mezarlıkların örtüsünün altındakini düşün! Kurtçuklar tarafından yenmiş, etsiz, sinirsiz bir beden veya eti kalmamış, çözülmüş, eklem yerleri ayrılmış, ortadaki kemikler. Çürümüş, kokuşmuş yırtık karın. Yüzün şeklini bozan, yarı kemirilmiş burun.

1594 yılının Avrupası'nda, "Hayatı Hor Görme ve Ölüm Karşısında Teselli" adlı eserinde bu mısraları kaleme almış şâir Jean-Baptiste Chassignet. Tüm ürkütücülüğünü tasvir ettiği ölüme meydan okumuş kalemiyle. Hayat bir kelebek kanadıyken, ölüm bronz bir heykel gibi. Ölüm hep orada ve kaçınılmaz. Şâirler bile, şiirlerinde Tanrı'ya sığınıyor ölümün bileği bükülmez gücünden. İnanç doluyor dizelerine, örtmek için yaşamlarına hükmeden korkuyu. Peki, kim saldı bu korkuyu? Ölmeden mezara girer gibi, bu iç sıkıntısı, mezar tasvirleri, genç yaşlarında ihtiyar olmaları hangi sebeptendir? Ceset kokusu. Hayır! Eceliyle ölenlerin çürümeye başlayan bedenlerinin kokusunu bastıran bir şey var; Yanık kokusu!

Ortaçağ Avrupası'nda toplum üç sınıftan oluşuyordu: Tanrı'nın görevlileri (Kilise'nin adamları), savaşanlar (şövalyeler) ve çalışanlar (ırgatlar).

Üçüncü sınıf yâni en büyük dilime sâhip kesim, çalışarak diğer iki sınıfı beslerdi.

Din adamları okuma yazma bilir, halk dili yerine Lâtince kullanırdı. Çalışanlar ise okuma-yazma bile bilmeyen câhil insanlardı. Sosyal ve kültürel hayata, böylece, kolaylıkla hâkim olan Kilise, gücü sarsılmasın diye, kurduğu düzende, halkın ulaşabildiği yegâne bilgi olan dinî bilgiyi bile, sınırlı ve seçilmiş bir şekilde, halka bir lütuf olarak sunardı. Okullara ve kütüphânelere sâdece din adamları girebilirdi.

Katolik Kilisesi'nin, halkın üzerinde bu denli nüfuz sâhibi olmasına rağmen, Kilise tarafından hoş görülmeyen bâzı fikir akımları, eylemler veya inançlar toplumda yer edinebilmekteydi. Bu nedenle, başını cadılıkla ilgili uğraşların çektiği dinî açıdan "sapkınlık" diye nitelendirilen düşünce ve fiilleri yayanları avlamak için, Roman Katolik Mahkemesi uygulaması olan Engizisyon icat edildi. Bu "kutsal" mahkemeler, 13. Yüzyıl'da İspanya başta olmak üzere, Portekiz ve Fransa gibi bâzı Avrupa ülkelerinde uygulamaya geçirildi. Engizisyon kurallarına göre astroloji, otacılık, vb. uğraşlar cadılara özgüydü.

Bir kişinin, Kilise'nin katı din kurallarını benimsemeyip, daha anlayışlı ve insancıl bir din yorumunu desteklemesi ve bu doğrultuda mevcut uygulamaların reformunun, çağın gereksinimine uygun şekle getirilmesinin daha iyi olacağını belirtmesi ise, din adamlarının "din elden gidiyor çığlıkları ile bu kişiyi hedef göstermeleriyle nihayetlenirdi. Kilise, bilimi ve bilimsel bilgiyi de kendisi için çok kuvvetli bir düşman olarak gördüğü için "günah ilân etmişti. Kurulu sistemin, din adına ufacık bıraktığı beyinlere düşecek her bilimsel bilgi ışığı, bu ışıkla aydınlanan bireyin, Tanrı'nın mutlak doğrularından başka doğru aramaya yönelmiş bir din karşıtı olduğunu kanıtlamaya yeterdi. Buna en güzel örnek, modern fiziğin ve teleskopik astronominin kurucusu Galileo Galilei'nin kitabının Kutsal Engizisyon'ca yasaklanması ve yetmiş yaşında, kendi evinde göz hapsine mahkûm edilmesidir. Bunlar ve burada sayamayacağım (kimileri, öyle gösterilmese de siyasî ve ekonomik olan) birçok neden, kişinin türlü işkencelerden geçmesi, hapse atılması ve bir miktar odunun üzerinde diri diri yakılması için yeterli suçlardı. Diri diri yakılma, din adamlarının Tanrı adına yaptığı, dini koruyan ve "suçluya kendini savunma hakkı verilmeden", kimi zaman dedikodulardan, iftiralardan, söylentilerden yola çıkılarak karar verilen bir ceza idi.

Engizisyon'un katlini uygun gördüğü ünlü simâlardan bazıları şöyledir: Amaury de Chartres; filozof ve dinbilimci. 1209'da, Fransa'da, çalışma arkadaşlarıyla beraber yakıldı. Cecco d'Ascoli Francesco Stabili; fizik ve astroloji ile uğraşıyordu. 1327'de, din hakkında kötü konuşuyor denilerek, İtalya'da yakıldı. Giordano Bruno; bilimsel merakı ve eleştirel düşünme şeklini benimseyen, Hümanizm'den ölüm ânında bile geri dönmeyerek sembolleşmiş filozof ve din bilimci. Bizim dünyâmıza benzer sayısız dünyâların yer aldığı, uçsuz bucaksız bir uzay fikrini gösterdi felsefî yazılarında. 1600'da Roma'da, fikirlerini haykıramasın diye ağzı tahta bir gemle ezildikten sonra yakıldı. Dolet; şâir, basımcı ve Fransız Hümanisti. Materyalizm ve Ateizm düşünceleri nedeniyle, 1546'da, kimliği belirsiz kişilerce işkence gördü, boğularak öldürüldü ve kitaplarıyla yakıldı. Jan Hus; Çek dinbilimci ve din reformcusu. 1415'te "dinden sapma suçuyla yakıldı. Jérôme de Prague; Reform hareketinin önderlerinden Wyclif'in fikirlerine destek verdiği ve Jan Hus'un arkadaşı olduğu için, "sapkın olma" suçuyla 1416'da yakıldı.

Gabriel Malagrida; İtalyan Cizvit misyoneri. 1761'de, Portekiz'de, önce işkence gördü sonra yakıldı. José María Morelos y Pavón; Meksikalı din adamı ve isyancı. 1815'de kurşuna dizildi. Michel Servet; İspanyol asıllı din bilimci ve hekim. Kanın akciğerlere oksijen almak için girdiğini keşfetti. Hristiyan üçlemesinin (baba-oğul-kutsal ruh) bir dogma olduğunu ve Hz. İsa'nın Tanrı olmadığını, Tanrı'nın görevlendirdiği bir insan olduğunu söylediği için 1553'te yakıldı. António José da Silva; Yahudi drama yazarı. Hristiyan olmadığı anlaşıldığı için 1739'da, Portekiz'de yakıldı. Triora cadıları; Triora'da 33 otacı kadın "cadı" denilerek işkence gördü, hapse atıldı. Kimileri hapiste, kimileri işkence sırasında öldü. Lucilio Vanini; natüralist ve filozof. Dine hakaret ve ateizm gibi suçlardan, Fransa'da, 1619 yılında önce dili kesildi sonra boğuldu ve yakıldı. Henri Voes ve Jean Van Eschen; Brüksel'de, 1523'te, Luther doktrinine geçtikleri için yakıldılar. İnfazları 4 saat sürdü. Jeanne D'Arc; 1429'da, Fransa'da bulunan Orléans'ı, İngiliz işgâlinden kurtardı. Fransız din adamları tarafından oluşturulan mahkemede, "sapkın olduğuna" kanaât getirildi. Hristiyan din adamlarının eleştirdiği diğer şey ise, bir kadın olarak ordunun başına geçmiş olmasıydı çünkü bu davranışla ev işleri, hayvanlar ve çocuklarla ilgilenen klâsik kadın rolünün dışına çıkmış oluyordu. Fransız ordusuna başarı kazandıran Jeanne d'Arc, Fransız din adamlarınca cadı denilerek, suçlu bulundu. Rouen'de yakılarak öldürüldü.

Bu sayılanlar, engizisyon mahkemelerinin gazâbına uğrayan ünlü simâlardan bir kısmıdır. Bunun dışında, şeytanın bile aklına gelmeyecek işkence yöntemleriyle, birbirinden farklı ithamlarla sorgulananların, toplu hâlde yakılanların, hapse atılanların hâddi hesabı yoktur.

Şimdi baştaki soruya geri dönelim: Kim saldı bu korkuyu? Gücün, iktidarın ve mutlak haklılığın tadına varmış din adamları, din bilginleri! Dinin siyasete, ticarete, sosyal adaletsizliğe araç edilmesinin en güzel ve hazin örneklerinden birisidir Engizisyon uygulaması.

Halkın kanından beslendikçe büyüyen sahte dindarların, bilim, düşünce ve Hümanizme olan düşmanlığı, göz ardı edilemez bir gerçektir. Onlara göre din, sâdece öteki dünyâ için yaşamayı emreder. Kendileri, bu dünyanın nimetlerinden sonuna kadar faydalansalar da, halka dünyâ nimetlerinin hepsini yasaklarlar; onları, âdeta ölmeden kabirlerine koyarak, haksızlığa, sömürüye, yalana karşı koyamaz hâle getirirler ve böylece erklerini sağlamlaştırırlar. Her türlü, insancıl dinî yaklaşım ve yorum, bilimsel gelişme, bu sarsılmaz gibi görünen güç abidesi için birer düşmandır, tehlikedir.

Bu ayın (Temmuz) 14'ünde Fransa'da yıldönümünün kutlandığı Fransız Devrimi, 1789 yılında, bu bağnazlığa karşı atılmış belki de en sert yumruk olmuştur. Bu devrim, halkın her yönden büyük sıkıntılar yaşadığı bir dönemde, aydınların, bilim adamlarının, filozofların ve Hümanistlerin ışığı ile halkın sağduyusunun birleştiği noktada ortaya çıkan "yeter artık" çığlığıdır. Devrimi takip eden zamanlardaki gelişmeler arasında, ruhban sınıfının, halkın sırtından edindiği mal varlıklarına el konulmasından tutun, Kilise'nin siyasetten tamamen soyutlanmasına kadar birçok radikal değişim yaşanmıştır. O zamanlarda, tahmin edilebileceği gibi, ruhban sınıfı buna direnmiş, halkı "lâik olanlar(din karşıtları)" ve "inançlı" olanlar diye bölünmeye sevk ederek, devrimin ellerinden aldığı gücü geri kazanmaya çalışmıştır. Hâttâ din adamları arasında bile fikri bölünme yaşanmıştır. Ancak bugün, karşımızda, bu çekişmeden sağ sâlim çıkıp, devrim değerlerini benimseyerek, ekonomik, bilimsel ve hukukî açıdan refaha ermiş, iç politikaları ile örnek gösterilir hâle gelmiş bir Avrupa vardır.

Tarihin tekerrür ettiğine ve aklın yolunun bir olduğuna inanarak, aynı aydınlanmanın, yüce dinimiz İslâm'ın yaşandığı Türkiye dâhil tüm ülkelerde, bir gün gerçekleşeceğine ve bu ülkelerde, Allah dışında başka hiç kimseye -ne şeyhlere, ne de kelle alarak veya cehennemle korkutarak halkı pasifleştiren yönetimlere kulluk yaparak- insana hak ettiği değeri atfedecek karakterde Müslümanlar'ın yetişeceği, Mevlânâ'nın, Yûnus'un felsefelerini özümsemiş, adaleti ve hoşgörüyü öven bir düzene kavuşabileceğimize yürekten inanıyorum. İşte o gün, tıpkı Ortaçağ Katolik Kilisesi'nin, bir zamanlar, halkın zihninde yaratmış olduğu "din elden gidiyor, bizi dinsiz yapmak istiyorlar benzeri hezeyanlara, toplumumuzda artık rast gelinmiyor olacaktır.

Böylesi bir dinî olgunluk ortamında ise, 29 Ekim 1923'de, Fransız yazar Maurice Pernot'ya "Türk milleti daha dindar olmalıdır. Yâni bütün sâdeliği ile dindar olmalıdır demek istiyorum". Hakikate bizzat nasıl inanıyorsam, dinime de öyle inanıyorum. Şuûra muhalif, terakkiye mâni hiçbir şey ihtiva etmiyor. Hâlbuki, Türkiye'ye istiklâlini veren bu Asya, milletinin içinde, daha karışık, suni itikatlardan ibâret bir din daha vardır. Fakat bu câhiller, bu âcizler sırası gelince aydınlanacaktır şeklinde demeç veren ulu önderimiz Mustafa Kemal Atatürk'ün ne demek istediği daha iyi anlaşılacaktır.

*

Seblâ'nın yazısına ufak katkım, sırf Hümanizm'in değil, Humanitarian yaklaşımın da önemi. Orijinal hâliyle Hümanizm'de Tanrı ve din reddedilir, "her şeyin başı da sonu da insandır denir. Humanitarian yaklaşım ise esas "insancıl anlamında ve böyle bir a priori veya a posteriori yâhut a fortiori barındırmaz.

*

CADI TOKMAĞI ve ERGENEKON REZALETİ

Malleus Maleficarum

Almanca'da Hexenhammer diye de geçen meşhur bir kitaptır Cadı Tokmağı, orijinal ismiyle Malleus Maleficarum.

1468'de Heinrich Kramer ve Jacob Sprenger namlı iki Katolik ulemâ tarafından yazılır ve 1487'de Latinize edilip Engizisyon'un hizmetine sunulur! Cologne Üniversitesi her ne kadar bu kitabı ahlâk ve yasadışı ilân ederse de, istimâl başlamıştır; 1490'da Katolik Kilisesi Index Librorum Prohibitorum'a koyarsa da (yâni mahzurlu derse de) 1478 ilâ 1520 arasında 13 kere neşredilir. 1669'da bu sayı 16'ya ulaşır.

Bu kitap ne mi anlatır? Cadıların nasıl tanınacağını ve telef edileceğini! Üç kısımdır, "diyagnostik" olanı üçüncüsüdür. Hemen bütün cadılar kadındır. Zâten Lâtince'de Maleficarum dişilken, Maleficorum ise erildir veya her iki cinsiyet için kullanılır.

Sorgulanma ve yargılanma sırasında ağlamayanların hepsi cadıdır. "Misogyny" zâten ana temadır kadınların fıtraten şeytanî oldukları kabûl edilir.

Sayfalar boyunca nerede sivilce, siğil bulunduğu, hangi burun veya kafa şekli, hangi oturuş tarzı ve benzeri ile tanınacakları anlatılarak akla hayâle gelmez ayrıntılarla cadılar târif edilir. Hangi tür cadının infazının da ne şekilde yapılacağı teferruatlı olarak anlatılır: Yakılma, işkence, kazığa oturtma vs.

Gutenberg'in matbaayı icadı da bu kitabın hızla yayılmasında rol oynar. Ortaçağ karanlığında, 40.000 ilâ 100.000 kadının bu teşhis ve tedavi kitabına göre "hâlledilir. Aslında hikâye daha da vahim:

CADILIK
http://pagan.psisik.com/?q=node/10 adresinden.

Cadı, içinden gelen bir güçle doğrudan doğruya hareket ederken, büyücü kural olarak sipariş üzerine iş görür ve kendiliğinden gizli güçlerini harekete geçirmesi ancak kendi doğrudan amaçları için olabilir. Ne olursa olsun büyünün bilinebilen, görülebilen amaçları vardır. Cadılığın ise böyle diğer insanlara da makûl gelebilecek bir amacı olmaz. O sâdece dürtüsel olarak kötülük yapmak isteğindedir ve amacı sâdece kötülük isteğini doyurmaktır. Büyücü müşterisini kendi büyüsünün muhtemel zararlarından korur, onu gerektiği şekilde uyarır, yâni bir çeşit meslek etiği uygular. Ama buna karşılık cadı, belli bir süre işbirliği yaptığı kişiye de kötülük eder. Ancak gene de Ortaçağ Avrupası'nda olduğu gibi kimi kültürlerde Ak-cadılık da söz konusu olabilir. Bunlar da temelinde kötü olan ve günah sayılan bir işlemi, bir kişinin belli bir andaki çıkarı için kullanmayı kabûl edenlerdir. Meselâ Kilise için günah ve yasak olan çocuk düşürme işlemini cadı, gayrimeşru gebe kalan genç kadınları kurtarmak için de uygulayabilir. Fakat bunda asıl kazancı, büyüleri ve cadılık işlemleri için gereksindiği cenin cesedini elde etmektir. Zehirlerini, isteyen bir müşterisinin hedefi doğrultusunda da kullanabilir. Onun bir düşmanını zehirleyebilir, fakat asıl kazancı öldürme zevkinin doyumudur.

Cadılık da tarih kadar eskidir ve eğer mağara resimlerinin belli bir bakış açısından yorumuna bakılırsa tarih öncesinde bile olmuştur. Ancak cadı fenomeni, büyünün aksine bütün kültürlerde bulunmaz. Örneğin Kalahari Çölü'nde yaşayan Bushmanlar ve Andaman Adaları yerlilerinde cadı inancı hiç yoktur. Java yerlileri büyüye inanırlar fakat teknik olarak cadılığı kabûl etmezler. Araplar ve Müslüman toplumların çoğunda kemgöz inancı, hâttâ hortlak inançları bulunmasına rağmen klâsik bağlamda cadı inancı yoktur. Türk toplumunda ise büyü kelimesi eski Türkçe'de bir çeşit gelecekten ve tanrıların isteklerinden haberler veren şaman türü olan Bökü, Bögü kelimesinden geldiği hâlde, cadı kelimesi Farsça Câdû kelimesinden doğrudan doğruya alınmıştır. O hâlde kültür olarak cadıyı yaratmamış, komşu kültürlerden almıştır. Ama gene de bugünkü Türk halkı için cadı kelimesinin belli bir anlamı vardır. Dolayısıyla kültürümüze yerleşmiş bir kavram sayılmalıdır.

Cadı tipi uygarlık bakımından fazla gelişmemiş ve teknolojik olarak geri konumdaki küçük toplumlarda oldukça önemli bir işlev görür. Böyle topluluklarda ilişkiler kişiden kişiye ve doğrudandır. Kurulan ilişkiler uzun sürelidir ve kolay kolay bozulmaz. Böyle durumlarda bir cadı, bir kemgöz inancı ilişkiler içindeki olumsuzlukları, beklenmedik çatışma ve sürtüşmeleri açıklamak için bir çâredir. Meselâ birdenbire kocasını bırakarak başka bir erkeğe kaçan veya başkasıyla ilişki kuran bir kadına büyü yapıldığının kabûlü âilenin iç yapısının saydamlaşmasını engeller. Bu büyüyü bir cadının yapmış olması ise olayı "Fâili Meçhûl hâle getirir. Böylece küçük kabile veya köyde kimse suçlanmamış olur.

Cadı, inançların çoğunda kadındır. Ama genel olarak bakıldığında bu cins ayrımının pek tutulmadığı, erkeklerin de oldukça sık olarak cadılıkla suçlandığı görülmektedir. Avrupa kültüründe cadı yaşlı, zayıf bir kadındır. Fakat oldukça genç ve etli butlu kadınların da cadı olarak yakıldığı biliniyor. Birçok siyah Afrika kültüründe ise cadı, yediği insan eti nedeniyle şişman birisi olarak düşünülür.

Cadılık, büyüler ve lânetlenmeyi kapsayan inanç sistemlerinin belki en önemli özelliği, bunların kapsadığı unsurlar arasında kurulan süreklilik ve dengedir. Sir Edward Evan-Pritchard'ın 1937'de yayınlanan eseri "Azande Arasında Cadılık, Kehanet ve Büyü"de verdiği ana mesaj şudur; Zande halkı başlarına gelen her şeyi büyü ve cadılıkla açıklamaktadırlar. Bu inanç onlara her şeyi açıklayan bir sistem sağlamaktadır. Böyle bir nedensellik sistemi onları güvensizlik ve şaşkınlıklardan korumakta, toplumdaki gerilimleri yönlendirmek olanağı sağlamaktadır. Örneğin birisi hastalandığında bu mutlaka büyü sonucudur ve bu büyü daha güçlü büyülerle ortadan kaldırılmalıdır. Bu daha güçlü büyü işe yararsa hasta iyileşir (aslında hastalıkların büyük çoğunluğu zaten kısa zamanda iyileşir veya akut tablodan çıkarlar). Eğer beklenen iyileşme olmazsa o zaman bu, karşı büyünün yetersizliği, uygunsuzluğu yâhut araya düşmanca büyüler girmiş olmasındandır.

Polonya asıllı bir İngiliz antropologu olan Michael Polanyi, cadılık gücüyle ilgili Zande halkının inançlarını bu dolambaçlı düşünceyle karakterize olarak tanımlamakta ve buna "episiklik özen adını vermektedir. Önceden bilinebilen başarısızlığın ikincil açıklanması demek olan bu özellikten başka ona göre bu inançlarda "bastırılmış nüveleme adını verdiği, cadılık gücüne karşı itirazların teker teker geçersiz kılınarak ileride büyü ve cadı gücüne karşı yeniden bir tehlike oluşturmalarının engellenişi de ikincil bir özellikti. Böylece dolambaçlılık, episiklik özen ve bastırılmış nüveleme Polanyi'ye göre modern bilimsel kuramların da özelliğidir. Bir başka çağdaş düşünür olan Thomas Khun da bilimsel paradigmaların, yâni egemen kuram sistemlerinin, kendilerini tahrip edebilecek istisnalardan daha dayanıklı olduklarını ve ancak yeni bilim kuşaklarının sahneye çıkmalarıyla terk edildiklerini belirtmektedir. Cadılığın açıklanmasına yönelik kuramsal yaklaşımlar da büyü ile birlikte anlatılanlar gibi ve çok çeşitlidir.

Eski Ortadoğu'da büyü inançları, daha önce anlatıldığı gibi çok canlı olarak yaygındı. Beyaz Büyü sayılabilecek olan birçok olay eski Mezopotamya, Mısır ve Kenaniler'de tanrılara, kahramanlara ve sıradan insanlara bağlı olarak tanımlanmaktaydı. Özellikle Mezopotamya'da Kara Büyü korkusu da çok yaygındı ve bu konu yasalara da girmişti. Bu arada ölülerin diriltilmesi veya dirilebileceği inancıyla birlikte ölümle yargılanan bu cadıların dirilerek intikam alabileceği, çeşitli nedenlerle hortlayan ölülerin hayatlarında karşılaştıkları haksızlıklar ve düşmanlıklardan öç almak için etkili olabilecekleri inancı da Mezopotamya'daki kötü ruh kavramının önemli bir parçasıydı. Böylece kötü ruhlar, kötü ruhların ele geçirdiği insanlar, ölümle yargılanmış Kara Büyücüler kavramları bir araya getirildiğinde "Cadı kavramının bütün tarihsel öğeleri de bir araya gelmiş oldu.

Aynı bölgede gelişmeye başlamış tektanrılı inanç, yâni Musevîlik de, İbrani halkının da zengin bir tektanrı öncesi inanç sistemi ve tıpkı öbür Mezopotamya inançları gibi kötü tanrılar ve kötülük yapan ruhlar kavramı olduğu için, bu inançları yadsımamış, onlarla mücadeleyi iş edinmiştir. Böylece tek tanrılı dinler de kötü ruhların ve doğaüstü güçlerin varlığını yadsımamakta, tersine bunları var kabûl ederek onlarla savaşa girmektedir. Bu tutum cadıların kötücül gücünün tasdik edilmesi ve ispatı anlamını da içermektedir.

Kitab-ı Mukaddes'te Samuel'in 1. Kitabı'nda 28. bapta anlatılan En-Dor'lu cinci kadın tipik bir cadıdır ve Kral Şaul'un isteği üzerine Samuel'i diriltmektedir. Hezekiel kitabında da Pagan tanrılara bağlı olan ve her türlü mekruh işi yapan ruhlara egemen olan kadınlardan söz ediliyor. Bu da açıkça cadılık ve büyücülük demektir. Bunlar Tanrı'nın istek ve emirlerine açıkça karşı koymaktadırlar. Kitab-ı Mukaddes'te daha birçok yerde büyücülerden söz edilmektedir. Onlara Yahve'nin gazabıyla ölüm bildirilmektedir. Yeni Ahit'te de bu tür eylemler ahlâk dışı ve Tanrı'ya karşı olarak belirtiliyor.

Buna karşılık eski Yunan'da ve Roma'da yalnızca Kara Büyü cezalandırılmakta ve iyicil olan ise tersine faydalı bulunmaktaydı. Mezopotamya tanrıları gibi Yunan ve Roma tanrıları da insanlarla aynı duyguları taşıyabilir, kıskanabilir, öfkelenebilir ve kin güdebilirdi. Diana, Selene, Hecate gibi tanrıçalar tıpkı yeryüzü büyücüleri gibi belirli törenler ve tekerlemelerle Kara Büyü uygulamaktaydılar.

Roma İmparatorluğu sınırları içinde ve çevresinde yerleşik olan Germen halkları arasında cadı kavramı aynen daha sonraki dönemlerde olduğu biçim ve özüyle çok yaygındı. Kara Büyü gücü, sosyal sınıflara bakmaksızın birçok âilenin bireylerinde kalıtsal olarak bulunmaktaydı.

Bu yaygın inanışın ardında aynı bölgelere yayılmış olan bir önceki kültür olan Kelt Druidleri'nin efsânelerinin bulunması büyük bir ihtimâldir. Yaklaşık olarak Germenler'in cadı kavramı kapsamındaki faâliyet ve eylemleriyle Kelt Druidleri'nin faâliyetleri çakışmaktadır. Özellikleri de aynı gibidir. Özellikle kadınların cadı olarak itham edilmesi Germenler'de söz konusuydu. Onların çizmiş olduğu cadı tipi daha sonra Avrupa'da yaygın olan tiptir. Germenler'e doğuda komşu olan Slav halklarında da aşağı yukarı aynı nitelikte cadı inancı yayılmıştı. Hristiyanlaştırılmaya başlanan İspanya ve Galya'da gerek sivil yasalar gerekse kilise yasaları erkenden cadılık ve büyücülüğü cezalandırmaya başladı. Frank kralları ve bu arada özellikle Şarlman bu tür uygulamalara karşı ölüm cezası başta olmak üzere ağır cezalar uyguladılar.

Özellikle hızla Hristiyanlaştırma işleminin yürütülüşü sonucunda yeni gelişen feodalite eski mülk sâhiplerini sık sık büyücülükle ve cadılıkla itham ederek devlet kuvvetleriyle ortadan kaldırabiliyordu. Şarlman, imparatorluğu içinde çok sıkı bir haber alma örgütü kurmuştu. Her taraftan gelen ihbarlar kolaylıkla değerlendiriliyor ve böylece yeni düzenin, imparatora ve onu himaye eden kiliseye sadık kimse ve âilelerin kadrolaşmasına çalışılıyordu. Putperestlik, cadılık ve büyücülük bu kadrolaşmanın en kolay bahanesiydi. Kilise bu konuda cadılık ve büyücülüğü, bâzen eski putperest inançların yürütülmesi olarak, fakat çoğu zaman da şeytanla gerçek işbirliği olarak mahkûm ediyordu. Ama genellikle kilisenin tutumu, mensuplarını cadılık ve büyücülük gibi halk inançlarına karşı uyarmak ve korumaya çalışmak şeklindeydi. Bu tür uygulamalara karşı kuşkuculuk St. Boniface ve St. Agobard gibi kilise önderlerinin etkileriyle kilise hukukuna egemendi ve bu yüzden kilisenin tutumu sivil devletinkine oranla çok daha yumuşak sayılabilirdi. Thomas, Aquinas ve Augustine gibileri ise Şeytan'la daha acımasız bir savaşı öngörüyorlardı. XII. Yüzyılsonrasında kilisenin tutumunda büyük değişim oldu.

XII. Yüzyıl'da Arap kültürüyle temâsın, alşimi ve astroloji üzerinde çalışmaların başlaması artık daha okur yazar kesimlerde ve kentsel bölgelerde de büyü benzeri uğraşlarla "tabiatın büyüsü" gibi kavramlarla uğraşılmasına yol açtı.

1484 yılında iki Dominiken keşişi, Heinrich Kraemer ve Johann Sprenger, Papa VIII. Innocent'ten (isme bakın: VIII. Mâsum Papa) Almanya topraklarında cadılıkla savaşmak için bir izin aldılar. İki yıl sonra bu ikisi "Malleus mateficarum (Cadı Çekici/Tokmağı) adıyla bir kitap yazdılar. Bu kitap Hristiyanlık içinde demonolojinin, yâni cin ve şeytan bilgisinin klâsik ansiklopedisi oldu. Bu kitap halk inançlarıyla cin ve şeytanların ortaya çıkarılması yöntemlerinin ayrıntılı bir kılavuz kitabıydı. Bu kitabın otoritesi üç yüzyıl boyunca tüm Avrupa'da sürdü.

Malleus Maleficarum'da anlatılan demonoloji, cadıların gücünü onların şeytanla ilişkilerine, özellikle de cinsel ilişkilerine bağlayan sistematik bir kurum oluşturuyordu. Şeytan cadılarla, eğer kadınsalar erkek görünüşüyle (Incubus), erkekseler kadın vücudu içinde (Succubus) ilişki kurmaktaydı. Kitap bu cinsel ilişkinin çeşitli ayrıntılarını anlatıyor ve şeytan ve cinlerin kontrolü altına girmiş olan kişiden bu bilgilerin alınması için yol ve yöntemleri tavsiye ediyordu. Bunlar ağır işkence yöntemlerinden önce şeytanın önce tatlı dille, daha sonra tahkir ve korkutmayla kendini göstermesini sağlama yöntemleriydi. Avrupa görüşünde cadılar Şeytan'ın, özellikle en büyük Şeytan'ın yeryüzündeki akraba ve temsilcileri oluyorlardı.

Cadılar Avrupa kilise anlayışına göre vücutlarına çeşitli merhemler sürerek ve bâzı şuruplar içerek havada uçabilir hâle geliyorlardı. İstedikleri yöne uçmalarını sağlayan araçlar kullandıkları da olurdu. En bilineni süpürge sopasıdır. Cadılar buna ata biner gibi binerek havada hızla yol almaktaydılar. Bu uçuş genellikle "Cadı Sabbatı denilen toplantıya gitmek için olurdu. Sabbat kelimesi herhalde Yahudiler'in haftanın yedinci gününe verdikleri addan alınmıştır. Ancak bu haftanın her günü olabilir. Sabbatı, cadılar hemen yakınlarda, ormanlık veya tepelik bir yerde yapabilecekleri gibi, büyük toplantılar için bütün Avrupa'da tercih ettikleri belli yerler de vardı. Süpürge sopasının dışında teke, koç veya köpek de taşıt aracı olarak kullanılıyordu. Cadıların özellikle sevdikleri yerler Almanya'da Hartz dağları üzerinde Brocken, İsveç'te Blocula, Rusya'da Kiev yakınlarındaki Çıplak Dağ, Fransa'da Auvergne'de Département du Puy-de Dôme idi. Özellikle toplandıkları tarihler de vardı. Bunlar 30 Nisan, 31 Ekim, 2 Şubat, 23 Haziran, 1 Ağustos ve 21 Aralık günlerinin geceleriydi.

Gerek bu toplantı yerleri olarak bildirilen yerlere, gerekse ve özellikle tarihlere bakıldığında Avrupa cadı inançları üzerinde Kelt geleneklerinin, daha doğrusu o geleneklere karşı Hristiyan misyonerlerinin ve ilk Hristiyan cemaatlerin tepkilerinin ne denli önemli olduğu daha kolay anlaşılıyor. Adı geçen yerler Kelt döneminde Druidler'in ünlü toplantı yerleriydi ve verilen tarihler de Kelt inanışlarında kutsal olan bayram günleriydi. Teker teker söylemek gerekirse, 30 Nisan günü Mayıs günü olan 1 Mayıs'ın arifesidir; 31 Ekim ise İngilizcesi All Hallows Eve (Tüm Mübarekler Yortusu) denilen günlerdir. O gecelerde Kelt Druidleri özgün toplantı festivallerini yapmaktaydılar. Bunlardan 1 Mayıs bilindiği gibi bugün de Chicago grevinin yıl dönümü olarak kutlanmasının dışında aynı zamanda Bahar Bayramı olarak kutlanmaktadır. 31 Ekim de, İngilizce adının zaman içinde kısalmış biçimi olan Haloween olarak İngiltere ve Amerika'da halen de kutlanmaktadır. Belirtilen diğer günlerden 2 Şubat Kış, 23 Haziran İlkbahar, 1 Ağustos Yaz, 21 Aralık da Sonbahar bayramı olarak Keltler'in kutsal günleridir. O hâlde ya Kelt inançlarını temizlemeye çalışan Hristiyan misyonerleri o günlerde çevrelerinde yapılan putperest toplantıları için bu korkuyu yaymışlardır ya da yayılan Hristiyanlığa karşı bilinen lanetlerini yağdıran Druidler o günleri özellikle lânetleyerek çevrelerine korku yaymaya çalışmışlardır.

Cadıların uçabilmek için kullandıkları merhemlere ilişkin olarak Malleus Maleficarum'un yazılışını izleyen üç yüzyıl boyunca sürüp giden ve yüz binlerce insanın ölümüne neden olan cadı davalarında mahkeme kayıtlarına geçen birçok formül vardır. Bunlar incelendiğinde hemen hepsinin merkez sinir sistemine etki eden güçlü psikotrop maddeler içeren bitki özleri veya tohumlarının, gene çok uyarıcı olan ve bu arada afrodizyak olarak da kullanılan bitki özü ve tohumlarıyla karışımlarının bir takım yağlarla karışımı yoluyla elde edildiği görülür. XIV. Yüzyıl mahkeme tutanaklarından korunabilen bir tânesinde şöyle bir karışım söz konusudur: 2 gr. Güzelavratotu, 3 gr. ayçiçeği çekirdeği, 5 gr sarımsak ve 5 gr. Banotu, 6 gr. Callamus, 6 gr. Cannabis yani esrar, 10 gr. buğday, 25 gr. kenevir yaprağı, 25 gr. Afyon, darağacında asılmış bir adamın iç yağıyla iyice karıştırılır ve bütün vücut bu merhemle ovulur. İnsan yağı kullanılmasının esrarengiz etkisi hâriç, içyağı kullanımı bu maddelerde bulunan etkin alkaloidlerin deri yoluyla vücuda girmesini sağlayan bir yöntem oluşturur. Bu kadar maddenin birbiriyle karışarak oluşturduğu etki, bugünkü farmakolojik bilgiyle, kişinin çeşitli hezeyanlar ve hallüsinasyonlar yaşamasını gerçekten sağlar.

Cadı davaları, adı geçen kitap tanıklığıyla ve Papa VIII. Innocent'in buyruğuyla başlamıştır. Temeli İncil'deki "Efsuncu kadını yaşatmayacaksın buyruğuna dayalıdır. Tipik bir davada bir başkan yönetimindeki yargıçlar kurulu karşısında Cadı yakalayıcı Inquisition (Engizisyon) memuru, râhip-savcı olarak rol alır. Suçlanan kişi uzun süren işkencelerle yeterince konuşturulmuştur. Onun ifâdesinin yargıçlar kurulunu gerçekte tatmin edecek açıklıkta olması zorunludur. Bunun için her denileni kabûl edecek, hâttâ kendiliğinden saçmalayacak kadar "yumuşatılmış olması mecburîdir. En küçük falsoya yer bırakılmaz. Artık kişi bir an önce ölmeyi diler hâldedir. Mahkeme önünde iki de avukat-râhip bulunur. Bunlardan birisi Advocato Diaboli (Şeytan'ın Avukatı), diğeri Advocato Dei'dir (Tanrı'nın Avukatı). Dava sonucunda cadı odun yığınları üzerinde yakılır. Cadıların kalbine kazık çakarak öldürmek, Nürnberg'in demir kızı adıyla ünlenmiş insan şeklinde demirden yapılmış ve iç tarafında sivri çiviler bulunan bir heykel içine kapatarak öldürmek, gözleri, ağzı ve alnı üzerinde demir çiviler bulunan bir maskeyi yüzüne kapatarak sûretiyle öldürmek de kullanılan yöntemler arasındaydı. Bu davalarda hemen hemen 1000 yıllık bir dönemde yaklaşık 55 milyon insan yok edilmiştir. Bu sayı 2. Büyük Savaş'ın ölü sayısına eşittir.

A.D.J. Macfarlane adında çağdaş bir İngiliz tarihçi İngiltere'nin Tudor ve Stuart dönemlerini incelemiş, 1560'ı izleyen 120 yıl içinde Essex'te görülmüş 1200 davayı gözden geçirmiş ve bu cadı çılgınlığıyla ülkenin ve kıt'anın içinde bulunduğu sosyo-ekonomik değişim arasındaki ilintiyi açıkça ortaya koymuştur. Davalar hep aynı modele göre işlemekte, davalar sonucunda bölgede servet hep aynı biçimde el değiştirerek yeni sosyal sınıflar oluşmaktadır.

Hemen not etmek gerekir ki cadı davaları yalnızca Katolik Kilise'ne özgü olmakla kalmamış, Protestan Kilisesi de aynı tempoyla cadı davaları işletmiştir. Kiliseler zaman zaman bu davaların çok güçlü muhalifleri ve eleştirmenleri olmuşsa da davalar, Hristiyan Ortaçağ hayat görüşü tümüyle değişinceye, toplum yapısı değişinceye ve bilimlerle yeni gelişen endüstriyle bu inançlar temellerini tümden yitirinceye kadar sürmüştür.

Protestan toplumunun cadı çılgınlığına en iyi örnek iyi bilinen ve birçok kez filme de alınmış olan Salem davalarıdır. Amerika'nın Massachusets devletinde bulunan Salem kasabası ilk Püriten Protestan kolonilerindendir. 1692'de bu kasabanın Protestan cemaât liderleri birdenbire böyle bir davalar dizisi başlatmış ve büyük bir toplumsal teröre sebep olmuşlardır. Cadwick Hansen adında Amerikalı tarihçi bu konuyu yeniden ele almış ve Salem'de gerçekten büyük ölçüde büyücülük uygulandığı sonucuna varmıştır. Ama bu davalarda birçok suçsuz insan da mahkûm edilmiş ve tıpkı Avrupa'daki kader yoldaşları gibi odun ateşleri üzerinde can vermiştir. Son cadı yakma infazları 1749'da Würzburg'ta, 1751'de Endingen'de, 1775'te Kempten'de, 1782'de Glarus ve 1793'te Posen'de yapılmış olan 5 infazdır. Cadı davaları ilk olarak XIX. yüzyıl başında Prusya Brandenburg'ta resmen yasaklanmıştır. Ancak sivil davaların, işkence ve infazların yasaklanmasına rağmen, kanonik cadı davaları hâlen de sürmektedir. Vatikan'ın resmî bir dairesi olan Inquisition, hâlen de Şeytan'ın yeryüzündeki işlerini takip edip durmaktadır.

*

Yok, bu bilgiler yanlış. Cadı davası Türkiye'de alenen yapılıyor. Adı Ergenekon kepazeliği olan bu davanın bir iddianâmesi bile yok ama insanlar ölüyor, hastalanıyor, hayatları yıkılıyor. Kilise'den bile daha haysiyetsizce dönmekte işler; bir Malleus Maleficarum dahi yazamadılar.

   Kadınları da çarşafa sokuyorlar.

      Hangi kafa bu?

         Hangi çağdayız?

Mehmet Kerem Doksat - İstinye - 06 Temmuz 2008 Cumartesi

Paylaş Paylaş
Yeni Eklenen Yazılar

AĞRISIZ YAŞAMAK

Ağrı, vücut dokusuna zarar veren veya verebilme potansiyelindeki uyaranlara bağlı olarak ortaya çıkan, vücudun belli bir...

KÜRT SORUNU

25. 11. 2006'da memleketimizin önde gelen terör uzmanlarından Ercan Çitlioğlu'nun dâvetlisi olarak Bahçeşehir Üniversite...

KOSOVA'NIN BAĞIMSIZLIĞI VE PANDORA'NIN KUTUSU

Biraz önce Kosova'nın bağımsızlığı ilân edildi ve Pandora'nın Kutusu açıldı!Bir Türk ve Müslüman olarak sevinemiyorum. S...

SERDAR AKİNAN'IN PEK DE KATILMADIĞIM YAZISI'

Akşam Gazetesi'nin yazarlarından ve televizyoncu Serdar Akinan bu sefer altına imza atmayacağım, atamayacağım, bir öncek...

İZMİRDE İTİBARINI TAZELEYEN BİR MEKAN ALTINKAPI

İzmir Hilton Oteli'nde ve Altınkapı Restoran'da başımıza gelenleri yazmıştım. Biraz evvel Sayın Cüneyt Altınkapı aradı...

 
Web Tasarım Sapka.org   ©