WOLFGANG AMEDEUS MOZART

M. Kerem Doksat      28 Ekim 2022 Cuma      131

Sevgili Mekancılar,

Wolfgang Amedeus Mozart ile ilgili olarak hazırlamış olduğum kısa bir derlememi aşağıda sizlerle paylaşmak istiyorum:

Çevrede bu harika çocuğa karşı ilginin artması üzerine, babası bu erken doğan güneşten faydalanmak, çocuklarının sâyesinde para ve şöhret sağlayabilmek için, oğlunu ve kızını yanına alarak Avrupa kentlerini dolaşmaya, konserler vermeye başlar. Wolfgang klavsen, keman ve org çalmadaki ustalığıyla, her şeyden fazla irticalen (doğaçlama) çalışlarıyla dinleyicilerini hayrette bırakmaktadır. Müzik âletlerini çalmakta gösterdiği kolaylığa denk bir kolaylıkla beste de yapmaya başlar. 3 yaşında piyano çalmaya ve 5 yaşında beste yapmaya başlar. Beş yaşında menuet, yedi yaşında konçerto ve sekiz yaşında senfoni meydana getirir.

***

 

Fazıl Say, bir sohbetinde şunları dile getirir: Otuz beş yıllık ömrüne, kısacık ömrüne tam 623 eser sığdırmıştır Mozart. Yaratıcılığı otuz yılı kapsar. Çünkü doğduğu günden beri değil, beş yaşında başlamıştır yaratmaya. On üç yaşına kadar yazdığı eserler (ilk 80 eser), “çocukluk dönemi” parçalarıdır. Demek oluyor ki asıl yaratıcı dönemi, yirmi iki yıllık bir zaman dilimini kapsar. İnanılır gibi değil! 22 opera, 41 senfoni, missalar, kantatlar, konçertolar, serenatlar, oda müziği eserleri, sonatlar, lied’ler... Piyano için 26, keman için 5; flüt, klarnet, fagot, koru o için 10 konçerto... dile kolay! Çeşitli çalgılar için 100’e yakın sonat ve “sonatin”, tonlarca oda müziği eseri (duolar, triolar, kuartetler, keritetler, sekstetler), korolu parçalar, divertimentolar, çeşitlemeler, danslar, menuettolar, konser aryaları, dinsel eserler ve dev gibi bir Requiem! Saymayla bitecek gibi değil. Bütün bunlar yirmi küsur yılın işi! Bir yerde okumuştum: Eğer bir nota yazıcısı, haftanın beş günü ve günde sekiz saat Mozart’ın eserlerini yazmaya kalkacak olsa 25 yıl gerekirmiş! Peki, bu zamanı nasıl buluyordu? Yazarken mi besteliyordu, bestelerken mi yazıyordu? İkisi de değil: Eserlerini kafasına yazıyor, sonra onları uygun bir zamanda, belki bir iki saatte şipşak kâğıda geçiriyordu. Şairler de öyle değil midir? Hangi şair, mektup yazar gibi oturup şiir yazar? Kim bilir nice ve nasıl oluşmuş, yüreğiyle beyninin bileşkesine oturmuştur o dizeler. Babası gibi o da başpiskoposun “hizmetinde” çalışırdı. Ne yazık ki 18. Asır saraylarında “müzikçinin” konumu, bir oda hizmetçisinin üstünde değildi.

***

 

Mozart bu konuma hiçbir zaman alışamamış, içten içe tepki göstermiştir. Mektuplarında duygularını sıkça dile getirir: “Ben bir oda hizmetçisi olduğumu biliyordum. Bu kadarı da fazla: Her sabah bekleme odasında birkaç saat öylece pineklemek zorundayım.” (...) “Sırası gelmişken söyleyeyim, masanın başında oda hizmetleri yapan iki görevli oturuyor. Bense hiç olmazsa aşçılardan daha yüksek konumdaki bir yere oturtulmuş olmak onurunu taşıyorum ...” Mozart’ın yükselen nefreti, “efendisi” hakkında kullandığı kelimelerden de bellidir: “Bizim dangalakbaşı, insanlıktan nasibini almamış rezil, burnu büyük papaz...”. Sonunda dananın kuyruğu kopar, 9 Mayıs 1781 günü başpiskopasla düpedüz kavga eder. Bu olayın “öyküsü”, babasına yazdığı mektuplardadır. Böyle bir kavga bugün bize olağan gözükebilir. Ama olayın 18. Asır’da yaşandığını unutmayalım. O dönemde bir “hizmetçinin”, bir “kulun”, “efendisine” başkaldırması görülmüş şey değildir. Bu olay, bir “müzikçinin” soylulara, aristokrasiye karşı açıktan açığa ilk başkaldırısını temsil eder ve bilin ki sâdece Mozart’ın hayatında değil, müzik tarihinde de bir “kilometre taşıdır”. Avusturya-Macaristan İmparatoru’nun, bir operası hakkında “güzel ama gereğinden fazla nota var” demesi üzerine, “gösterin, hani nerede var” diyen de odur.

***

 

Peki, nereden kaynaklanıyordu bu yürekli tavır? Mozart, felsefeye yakınlık duyan bir sanatçı gibi gözükmez. Oysa döneminin fikrî hareketlerini takip etmişti. “Fransız Aydınlanması’nı” cin gibi bilirdi. Aydınlanma’nın tam ortasına doğan (1756-1791) Mozart gibi bir dâhinin 1789 Devrimi’ni hazırlayan düşüncelerden habersiz kalması mümkün müydü? Gençlik yıllarından beri eşitlik ve özgürlük ilkelerine inanmış, bu ilkeleri eserlerinde, özellikle operalarında bilinçle kullanmıştı. Salzburg sarayından kavga dövüş ayrıldığı zaman (yâni kovulduğunda) babasına yazdığı bir mektupta, “insanın kalbidir soylu olan. Ben kont olmasam da herhalde pek çok konttan daha fazla onur sâhibiyim” diyordu. Wolfgang’ın iyi bir müzikçi olmak için doğuştan olağanüstü özellikleri vardır; kulağı bir kemanda bir notanın sekizde bir kadar akort düşüklüğünü fark edecek derecede hassastır; çirkin seslere, gürültülere karşı tepkisi ise baygınlık geçirecek ölçüde şiddetli olabilmektedir (bu özelliği, 1/9’luk koma seslerin kullanıldığı Türk-Osmanlı Musikisine yakınlığı açısından çok mühimdir).

HAYATI:

Çok küçük yaşlardan itibaren saraylarda konserler verirken normal bir çocukluk yaşayamaz. Müzikte çok erken olgunluğa ulaşmasına mukabil, diğer konular göz önüne alındığında çocuk kalır. Bunda yeteneklerini kullanan, hattâ sömüren babasının büyük payı vardır. Herkesten daha yetenekli olduğu için, diğer müzisyenler tarafından pek sevilmemiş, ömrünün büyük bölümünü iyi maaşlı bir iş arayarak geçirmiştir. Disiplinden uzak bir şekilde büyüyen Mozart’ın elindeki para da su gibi akıp gider. Hayatının ilk on iki yılında babası ve kız kardeşi ile birlikte konserler vererek boydan boya dolaştığı Avrupa’da geçtikleri her kentte hayranlık ve ilgi toplar, saraylarda krallar ve kraliçeler önünde çalar. Soylular, her defasında yeni bir eserle ortaya çıkan harika çocuk Wolfgang’ı dinlemek için yarışırlar, çağın ünlü ressamları Mozart’ların portre ve resimlerini yaparlar. Mannheim’da bulunduğu sırada Weber âilesinin 18 yaşındaki ortanca kızı Aloysia Constanze Weber’e âşık olur. Aloysia ile İtalya’ya gitmek ister ancak reddedilir ve evlenirler. Constanze Weber Ailesi bohem tarzda bir hayat yaşamaktadır. Morali bozuk ve sinirli bir şekilde Salzburg’a dönen Mozart artık keman çalmayacağını, sâdece klavyeli enstrümanlar ve aryalar üzerinde çalışacağını söyler ancak Sinfonia Concertante isimli keman ve viyola için konçertoyu da bu dönemde besteler.

***

 

Constanze de aynı Mozart gibi elinde para tutmayı beceremeyen bohem bir kadındır. Yine de bu evlilik Mozart’ı babasının baskısından kurtardığı için iyi olmuştur.  Evliliğinin ardından verimli bir döneme girer. Her türde şâhesere imza atar. Le Nozze di Figaro (1786), Don Giovanni (1787) ve Cosi fan tutte (1790) operalarını besteler. Bu dönemde iyi gelir elde etmesine rağmen, parayı elinde tutmayı bilemez. 9 yılda 11 kez ev değiştirir. Bunlar, Manik Depresif (Bipolar) özelliklerin tipik göstergeleridir. O dönemde mason da olur. Müziğinin en güzel örneklerinden biri olan Sihirli Flüt operasını da bu mensubiyetin etkisiyle yazar.

***

 

14 Aralık 1784’te Zur Wohltatigkeit (Beneficence) Locası’nda Çırak Mason olur; 7 Ocak 1785’te “Seyahat Adamı” yâni Kalfalığa, kısa bir süre sonra da Üstatlığa terfi eder. Yedi sene sonraki vefatına kadar faâl ve istekli bir mason olarak yaşar. Masonluğu çok sevdiği, pek çok masonik eser bestelediği ve loca toplantılarına hararetle devam ettiği bütün kaynaklarda yazılmaktadır. Bu sâyede dönemin ileri gelen pek çok önemli şahsiyetiyle yakın ilişkiler kurar. Mason localarında hâlâ onun bu eserleri törenlerde çalınmaktadır. Evinden en son çıkışı da, vefatından iki hafta önce, yeni bir masonik bestesini yönetmek için locasına gidişi vesilesiyle olmuştur.

***

 

Mozart, sadece besteleri ile uğraşır, çalışmalarını durmadan inatla, ısrarla yürütür. Yirmi beş yaşına kadar rahat ve huzur görmeden o kentten bu kente dolaşır, han köşelerinde barınır, bazen yiyeceksiz kalır, kar ve yağmur yağarken atlı yolcu arabalarında titreyip durur. Bu meşakkatli yolculuklar esasen sağlıksız ve zayıf olan bünyesini oldukça yıpratır. Mozart’ın hayret uyandırıcı bir başka yönü de, birbiri ardına geçirdiği tifo, çiçek, mafsal romatizması ve muhtemelen frengi gibi o zamana göre ölümcül olan hastalıkları atlatması veya bunlarla yaşayabilmesi ama buna rağmen ürün vermeye devam etmesi ve keyfini kolay kolay bozmamasıdır. Ablası Nannerl onun bu yolculuklarında “ben ülkesini teftişe çıkan küçük bir kralım” diyerek kendince bir eğlence yarattığını, geçtikleri kasaba ve köylere bir takım uydurma adlar taktığını anlatır hâtıralarında. Kariyeri, onur ve şan yönünden parlak biçimde sürmesine rağmen maddî durumunu hiç düzeltemez. Hayatı boyunca sonu gelmeyen para sıkıntısı çeker. Ona övgüler yağdıran krallar bile hasis davranırlar. Sâdece dersler vererek ve halk konserleriyle yetinerek hayatını kazanmaya çalışır. Çoğu zaman dostluktan uzak, soğuk bulduğu çevrelerde uğradığı hayâl kırıklıklarına ve çektiği yalnızlık acısına rağmen, iyimserliğini yitirmez ve insanlara olan sevgisini eksiltmez. Kısaca, kısa süren ömründe mutluluğu, şöhreti, acıyı, sevilmeyi ve nefret edilmeyi olabildiğince yaşar. Fakat o, bütün bu olayların kendi iç dünyasında yarattığı sevinci, acıyı, öfke ve isyanı, zihni sâdece müzikle dolu olduğu için, sürekli besteler üretmeye yönelterek bu şekilde kişiliğini olgunlaştırmak ve insanlığa güzel sesler sunmak yolunda bir imkân olarak kullanır.

***

 

Karısı Constanze, Mozart’ın ölümünden yıllar sonra İngiliz biyografistleri Mary ve Vincent Novello’ya, kocasının kimi geceler sabahlara kadar mum ışığında çalıştığını, hele Don Giovanni operasının uvertürünü, eserin ilk temsilinden bir önceki gece sabahlayarak yazdığını anlatır. Mozart, uykuya dalmamak için Constanze’nin yanında kalmasını ve dans ederek onu uyanık tutmasını ister. Requiem üzerinde çalışırken… Böyle uzun ve uykusuz gecelerdeki tek eğlencesi, hastalık derecesinde tiryakisi olduğu bilardo oyunudur. 35 yıllık ömrünü gece gündüz çalışarak, müzikle mutlu olarak, hayatın tadını çıkararak, durmaksızın eser yaratarak değerlendiren Mozart’ın Türkler için de ayrı bir önemi vardır. 18. Asrın sonuna doğru Avrupa’da moda olan Türk konulu operaların en güzeli ve en ölümsüzü olan Saraydan Kız Kaçırma ile Mozart, Avrupa’da ilk kez Türklere sempatiyle bakan, düşman değil, “insan Türk’ü” canlandıran bir eser ortaya koyar; bunda kahvesinin tiryakisi olduğu Türk kahveci bir dostunun büyük rolü olur. Viyana Kuşatması sırasında Avrupalıların tanıştıkları Türk müziğinin ritmik, melodik ve tınısal (müzikal renk) özelliklerine gösterdiği ilgi, sâdece operayla sınırlı kalmaz. Örneğin K.V. 331 La majör Piyano Sonatı’nın Alla Turca başlıklı son bölümü bütün dünyada Türk Marşı olarak tanıtır. Beş numaralı K.V. 219 Keman Konçertosu da son bölümünde yer alan Mehter Takımı tınıları ve Türk motifleri dolayısıyla Türk Konçertosu adıyla müzik tarihine geçer. Hayatı boyunca, bencil saray entrikacılarının ve kendini beğenmiş soyluların, nihâyet, parlak kariyerini kıskanan rakiplerinin zalimane, aşağılayıcı davranışlarıyla çok sık olarak karşılaşır. Çağının müzik eleştirmenleri de onlardan geri kalmaz. Gösterişe ve bohem hayatın gündeminde bir numara olmaya düşkün aristokratlar Mozart gibi eşsiz bir hazineye sâhip olmak ve bu sâyede muhitlerinde üstünlük sağlayabilmek için ondan sâdece kendilerine hizmet etmesini isterler. Ne var ki, hür bir ruha sahip olan Mozart'ın direnişleri karşısında olmadık zalimliklere başvururlar. Opera evlerinin perde arkasındaki siyasetini belirleyen saray entrikacılarının uşağı olan müzik eleştirmenleri ise onun müziğini melodi ve armoni süsleri bakımından “gereğinden fazla zengin” bulurlar ve bunun soyluların salon gevezeliklerine iyi bir fon müziği olamadığını söyleyerek onu sanatının yolunda yıldırmaya çalışırlar.

***

Gerçekten de Mozart'ın müziği, o çağın müzik dinleyicilerinin, hele aristokratların anlayış düzeyini aşan özel anlatımlar taşımaktadır. Ancak, uğradığı zalimce saldırılar karşısında hiç bir zaman yılgınlığa düşmez. Acısını her zamanki alçak gönüllü davranışlar ve daima gülen yüzü ile maskeler. Ayrıca, babasının san’at yolundaki yönlendirmelerine karşı masumâne ayaklanmaları, hüsranla neticelenen ilk aşkı ve evliliği de sorunlar çıkardığı hâlde ümitsizliğe kapılmaz. Çoğu zaman dostluktan uzak, soğuk bulduğu çevrelerde uğradığı hayâl kırıklıklarına ve çektiği yalnızlık acısına rağmen, iyimserliğini yitirmez ve insanlara olan sevgisini eksiltmez. Kısaca, kısa süren ömründe mutluluğu, şöhreti, acıyı, sevilmeyi ve nefret edilmeyi olabildiğince yaşar. Fakat o, bütün bu olayların kendi iç dünyasında yarattığı sevinci, acıyı, öfke ve isyanı, zihni sâdece müzikle dolu olduğu için, sürekli besteler üretmeye yönelterek bu şekilde kişiliğini olgunlaştırmak ve insanlığa güzel sesler sunmak yolunda bir imkân olarak kullanır. Başka bir deyişle, Tanrı ve tabiat ona sâdece şan ve müzikten ibaret olan bir bilinç armağan etmiş, o da yaşadığı olaylar içinde bir fâni için mukadder olan zafiyetlere düşerek bu bilinci kirletmemiş, onu bütün insanlığın yararına en güzel şekilde kullanabilmeyi başarmıştır. Hayatı boyunca herkes ondan bir şekilde istifade eder, o da bunları en olgunca bir şekilde karşılar ve bohem tavrıyla süblime eder.

***

Mozart ömrünün son dönemlerinde yine sıkıntılı günler geçirir. 1787’de hayatının son perdesi açılır. En sevdiği iki yakın arkadaşının ve âdeta bağımlılık derecesinde sevdiği babasının vefatı onu yıkar. Kendini tamamen çalışmaya verir ama duygudurum oynamaları artar ve şiddetli bir depresyonun pençesine düşer. Hayatı boyunca hipertimik (aşırı duygusal) yaşamış böyle insanların “final” depresyonlarının çok ağır seyrettiği günümüzün psikiyatri biliminin malûmudur. Vefatından önceki son beş yıl içinde Mozart'ın hummalı bir biçimde birbirinden ünlü şâheserlerini peş peşe yarattığı görülür. Sanki ömrünün uzun olmayacağını fark etmişçesine yoğun bir çalışmadır bu. Figaro’nun Düğünü, Don Giovanni, Cosi Fom Tutte ve Sihirli Flüt operalarını, Prag ve Jüpiter gibi büyük senfonilerini, son piyano konçertolarını ve nihayet hayatının en dokunaklı ve en anlamlı eseri olan Requiem’i (Hristiyanlık’ta ölülerin ruhu için edilen duaya mahsus ilahi) bu dönemde bestelemiştir. Son seyahatini 1791’de Prag’a yapar. Çok bitkindir, 20 Kasım 1791'de müthiş acılar ve ağrılar içindeki yatağa bağımlılık dönemi başlar. Requiem üzerinde çalışmaya çalışırken 15 gün sonra, 5 Aralık 1791’de saatler gece 12:55'i gösterirken, bilhassa da böbrek yetmezliğinden mustarip bir şekilde, otuz altı yaşını doldurmadan Viyana’da Ebedî Maşrık’a göçer. Mezarının üzerine herhangi bir yazı yazılmadığı için, tam olarak nereye gömülü olduğu bilinmemektedir.

***

 

Requiem ise, talebesi Franz Xavier Sussmayr tarafından tamamlanır. Ölümü dâima “hayatın son amacı”, “insanın en yakın arkadaşı” olarak yorumlamıştır. San’atçı olarak Mozart, bu dünyanın insanı değilmiş gibi görünür. Ailesine yazdığı kimi mektuplarda kendisini yeryüzünde hep bir konuk gibi duyduğunu belirtmiştir. Cenâzesi fakirler için uygulanan biçimde kaldırılır. Onu insanın en sâdık dostu takip ederken… Söylenenlere göre, Mozart'ın tanıdığı insanlar arasından sadece altı kişinin katıldığı katedraldeki cenaze duasından sonra bu küçük kafile şiddetli yağmur sebebiyle mezarlığa kadar tabuta eşlik edemeyince, aceleye getirilerek dilenciler için ayrılan bir mezara gömülür. En fenası, bütün araştırmalara rağmen bu mezarın yeri öğrenilemez, tabutun nasıl olup da sahipsiz kaldığı ise ölüm sebebi gibi hiç bir zaman anlaşılamaz. Müziğin bu eşsiz çocuğuna revâ görülen bu davranışın utancını duyan Viyana şehri onun 32. ölüm yıldönümünde, mezarının bulunduğu varsayılan yere bir anıt diker. Kemiklerinin bulunduğu rivayet edilen bu yerde bir hüzün abidesi olan “mahzun melek” heykeli durmaktadır. Hazin gerçek de burada kendini gösterir: İster mason olun, ister başka bir cemiyetin âzâsı, paranız yoksa cenazenizde yanınızda kimse olmayacaktır.

PSİKİYATRİK ANALİZİ:

Mozart'ın Gilles de la Tourette Hastalığı’na uyan öyküsü vardır: Hiperekpleksi (aşırı irkilme), çeşitli motor ve vokal tikler (hoplama, zıplama, gırtlak temizleme, garip sesler çıkarma), tükürme ve küfürlü konuşma hâttâ yazma (koprolali ve koprografi), impuls (itki) kontrol bozukluğu bu hastalığın belirtileridir ve hepsinden de kısmen nasibini almıştır. Ayrıca çok çapkındır ve çevresindeki hemen hemen bütün kadınlara kur yapar. Hattâ kendisini, karısına kur yaptığı Franz Hofdemel isimli bir biraderinin öldürttüğü rivayetler arasındadır (Sihirli Flüt ile masonik sırları açık etmesi de buna eklenir). Bir başka rivayet ise, aynı zamanda mustarip olduğu frengi ve Bipolar Bozukluk’tan dolayı depresyonda iken zehir içerek intihar ettiğidir. Gene bir birâderi olan Salieri’nin kendisini zehirlediği iddiası ise eski gücünü kaybetmiş durumda; olsa olsa gıpta veya haset etmiştir... Bipolarite ile san’atkârane yaratıcılık arasında büyük bağlantı vardır. Son senelerde gittikçe artan çalışmalara göre, tarihteki ve elan yaşayan yaratıcı san’atçıların çoğu Manik Depresif Hastalık (Bipolar Bozukluk) yelpazesinde yer almaktadır. Dehâ ile akıl hastalığının buluştuğu sınırlarda dolaşan bu insanlara insanlık tarihi çok şey borçludur zaten. Bunların ekseriyetinde de ciddi psikopatik özellikler görülür ve başlarda çok etkileyici görünebilirler. Bunları Mozart’ta bulamazsınız; sâdece çok kolay âşık olur çünkü hep sevme ve sevilme, bağlılıklar kurma ve bunları da sürdürme peşindedir. Öte yandan, herhangi bir asilzâde veya nüfuzlu kişi kendisini ezmeye kalktığında, derhâl tepki verir. Mozart'ın müziğinde daima müthiş bir âhenk, hoşluk, berraklık, duygusal yoğunluk ve denge hissedersiniz. Hattâ anne karnındaki bebeklere belli aralıklarla onun eserlerini dinletmenin ruhsal sağlıklarını olumlu yönde etkilediğine dair bulgular mevcut.

***

 

Özellikle sonatlarında başka hiçbir bestecinin eserlerinde bulunmayan düzeyde tema bolluğu görülür. Eşsiz yeteneğiyle bütün müzik formlarında eserler vermiştir. 41 senfonisi, 27 piyano, 5 keman, 2 flüt, 4 korno, 1 klarnet konçertosu, 20 piyano sonatı vardır. Buna mukabil, Mozart'ın en başarılı eserleri operalarıdır. Canlı opera kişileri oluşturmakta başarısını ise ondan sonra yalnızca Verdi yakalayabilmiştir. Mozart için şöyle bir yorum yapılır: “Nereden geldiğine akıl erdirmek güçtür. Elde ölümsüz eserleri ve istihza ile örülü mektupları var. Mezarı bilinmez, resimleri birbirine hiç benzemez. Düşüp kırılan alçı maskı bile bulunamadı. Bir başka gezegene gidiyordu, yolu dünyamıza düştü, insanları mutlu etmek için besteledi; umut, neşe ve iyimserlik dağıttı, otuz beş yıl süren konukluğu sona erince yine geldiği gibi gitti”. Psikiyatrik açıdan nesi veya neleri olduğu hâlâ bir muammadır: Bağımlı kişilik, bahsettiğim gibi Bipolar Bozukluk, Gilles de la Tourette Bozukluğu sayılanlar arasındadır. Kullandığı psişik savunma mekanizmalarına bakıldığında suppression (Fr. Refoulement) yâni bilinçten bilinçdışına bastırma, mizah (humor), yüceltme (sublimation) gibi en olgunca olanlar önde geldiğine göre, benim kanaatim Mozart'ın en doğrusu hipertimik yâni silik bipolar yelpazesinde yer aldığı ama bir kişilik bozukluğunun olmadığıdır. Hayatıyla ilgili pek çok kitapta da bununla ilgili epey vurgu mevcuttur.

 

Mehmet Kerem Doksat

KAYNAKLAR

Andreasen NC (1987) Creativity and mental illness: prevalence rates in writers and their first-degree relatives. Am J Psychiatry; 144: 1288-1292. Andreasen NC (2011) A journey into chaos: creativity and the unconscious. Mens Sana Monogr; 9(1): 42-53.

Andreasen NC, Ramchandran K (2012) Creativity in art and science: are there two cultures? Dialogues Clin Neurosci; 14(1): 49-54.

 Doksat MK (2004) Evrimsel perspektiften davranışlarımızın tahlili. Aklın Halleri. Candansayar S, editör. Ankara: Şen Matbaa, 97-138.

Doksat MK (2007) Evrimsel psikiyatri. Psikiyatri Temel Kitabı. Köroğlu E, Güleç C, editörler. Ankara: HYB Basım Yayın, 733-752.

Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Büyük Locası Tüzüğü (2012)

Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Büyük Locası – Türkiye.

Jamison KR (1989) Mood disorders and patterns of creativity in British writers and artists. Psychiatry; 52(2): 125-34.

Kyaga S, Landén M, Boman M, Hultman CM, Långström N, Lichtenstein P (2013) Mental illness, suicide and creativity: 40-year prospective total population study. J Psychiatr Res; 47(1): 83-90.

Olugbile O, Zachariah MP (2011) The Relationship between Creativity and Mental Disorder in an African Setting. Mens Sana Monogr; 9(1): 225-37. Türkiye Bü:. L:’sı (2012) Ç:. D:.’si Ritüeli. Ankara: Rerkmay Reklam Ltd.

Türkiye Bü:. L:’sı (2012) Kal:. D:.’si Ritüeli. Ankara: Rerkmay Reklam Ltd.

Türkiye Bü:. L:’sı (2012) Üs:. D:.’si Ritüeli. Ankara: Rerkmay Reklam Ltd.

Weismann-Arcache C, Tordjman S (2012) Relationships between Depression and High Intellectual Potential. Depress Res Treat; 567376.

 Büke A (2006) Mozart, Bir Yaşamöyküsü. İstanbul: Dünya Kitapları.

Thomson K (1994) Mozart'ın Yapıtlarındaki Masonik Örgü. Spatar MH, çeviren. İstanbul: Pencere Yayınları. 

Huguelet P, Perroud N (2005) Wolfgang Amadeus Mozart's psychopathology in light of the current conceptualization of psychiatric disorders. Psychiatry; 68: 130-139. 

Solomon, M (1995) Mozart: A Life. New York: Harper Collins Publishers, Inc. 5. Publig M (2004) Mozart, Dehanın Gölgesinde. Özdemir İ, çeviren. İstanbul: Can Yayınları.

Paylaş Paylaş
Yeni Eklenen Yazılar

AĞRISIZ YAŞAMAK

Ağrı, vücut dokusuna zarar veren veya verebilme potansiyelindeki uyaranlara bağlı olarak ortaya çıkan, vücudun belli bir...

KÜRT SORUNU

25. 11. 2006'da memleketimizin önde gelen terör uzmanlarından Ercan Çitlioğlu'nun dâvetlisi olarak Bahçeşehir Üniversite...

KOSOVA'NIN BAĞIMSIZLIĞI VE PANDORA'NIN KUTUSU

Biraz önce Kosova'nın bağımsızlığı ilân edildi ve Pandora'nın Kutusu açıldı!Bir Türk ve Müslüman olarak sevinemiyorum. S...

SERDAR AKİNAN'IN PEK DE KATILMADIĞIM YAZISI'

Akşam Gazetesi'nin yazarlarından ve televizyoncu Serdar Akinan bu sefer altına imza atmayacağım, atamayacağım, bir öncek...

İZMİRDE İTİBARINI TAZELEYEN BİR MEKAN ALTINKAPI

İzmir Hilton Oteli'nde ve Altınkapı Restoran'da başımıza gelenleri yazmıştım. Biraz evvel Sayın Cüneyt Altınkapı aradı...

 
Web Tasarım Sapka.org   ©